zaman geçer, kuşlar göçer, insanlar gelir ve gider. bakarsın sonra, nereye geldik onca yoldan, gezilen onca diyar ve yaşanan onca şeyden sonra? geldik mi sahi? gidilecek bir yer var mıydı ki?
bilmiyorum. hala bilmiyorum.
ama kadıköy iyidir. hatta bu ara galiba bir tek orası iyidir. gidilecek bir yer var mı orası meçhul, ama illa da kalmak lazımsa kadıköy özlenen bir eski dost gibidir.
10 Kasım 2014 Pazartesi
12 Mayıs 2014 Pazartesi
İncir Ağacı
zehirliyim ben. kanımda zehir dolaşıyor. böyle olmak istemiyorum oysa, hiç istemedim, hala istemiyorum. engel de olamıyorum ama. bu beni ne derece haklı kılar? masumiyet karinem hala var mı? susma hakkımı kullanmak neye yorulur spiritüal dünyada?
"başkaları cehennemdir" der sartre, haklı. başkaları ne düşünecek diye kura kura cehenneme hapsetmedik mi kendimizi dünyada? iyi ama ben kendimi de ben yapabilseydim, benim içimdeki ben cennet miydi sahiden? benim cenneti yaşamam dünyayı kalanlara cehennem edecekse bencilliğin dik alası olmaz mıydı bu durum? veya bir kişilik bencilliği göze alamadık, alamıyoruz diye bir tanecik olduğuna (neredeyse) emin olduğumuz hayatımızı kendimize cehennem etmemiz ne derece doğru? bilemiyorum.
kalıyor geriye cevapsız sorular.. anlatmak isterdim, anlamazlar. istemiyorum aslında diyeceğim, inanmayacaklar. zehir var içimde diyeceğim, incir ağacı var benim içimde, bilmiyorsunuz diyeceğim, anlamayacaklar. ömer de böyle düşünmemiş miydi içimizdeki şeytanda? o da hain değildi aslında, kurbandı. peki ben hak vermiş miydim ona? içindeki habisliği gafilliğine, acizliğine vermesine kızmamış mıydım? bir tek kendimize gelince mi taraf değiştiriyoruz böylesine? bilmiyorum. bak bunu da bilmiyorum.
ben bir tek şeyi biliyorum. zehir var içimde. tepeden tırnağa dolaşıyor bedenimi. dışarı çıkaramadığım her şey içten içe kemiriyor dört bir yanımı. görmüyorsunuz. incir ağacı var içimde, her gün daha bir kök salıyor. zehirliyim.
"başkaları cehennemdir" der sartre, haklı. başkaları ne düşünecek diye kura kura cehenneme hapsetmedik mi kendimizi dünyada? iyi ama ben kendimi de ben yapabilseydim, benim içimdeki ben cennet miydi sahiden? benim cenneti yaşamam dünyayı kalanlara cehennem edecekse bencilliğin dik alası olmaz mıydı bu durum? veya bir kişilik bencilliği göze alamadık, alamıyoruz diye bir tanecik olduğuna (neredeyse) emin olduğumuz hayatımızı kendimize cehennem etmemiz ne derece doğru? bilemiyorum.
kalıyor geriye cevapsız sorular.. anlatmak isterdim, anlamazlar. istemiyorum aslında diyeceğim, inanmayacaklar. zehir var içimde diyeceğim, incir ağacı var benim içimde, bilmiyorsunuz diyeceğim, anlamayacaklar. ömer de böyle düşünmemiş miydi içimizdeki şeytanda? o da hain değildi aslında, kurbandı. peki ben hak vermiş miydim ona? içindeki habisliği gafilliğine, acizliğine vermesine kızmamış mıydım? bir tek kendimize gelince mi taraf değiştiriyoruz böylesine? bilmiyorum. bak bunu da bilmiyorum.
ben bir tek şeyi biliyorum. zehir var içimde. tepeden tırnağa dolaşıyor bedenimi. dışarı çıkaramadığım her şey içten içe kemiriyor dört bir yanımı. görmüyorsunuz. incir ağacı var içimde, her gün daha bir kök salıyor. zehirliyim.
20 Ocak 2014 Pazartesi
nothing but anything
Has anyone ever written anything for you
In all your darkest hours?
Have you ever heard me sing?
Listen to me now
Has anyone ever given anything to you
In your darkest hours?
Did you ever give it back?
Well, I have
I have given that to you
If it's all I ever do
This is your song
I'm struggling at the confusing war inside my mind. As watching the giant blades colliding each other with the loud sound and glittery sparks, I cannot even distinguish the victor of the war. Then I sense the pure, violet blood while it runs through my veins. Neither red, nor blue. It runs too fast or slow. Both is fatal, both is outlander.
You ever felt as an outlander to your own self?
Palahniuk stated it right, we indeed are the middle children of the history which have no purpose to focus to or a place to belong to or a war to be sorry about. Our depression is our own lives, yes. Yet, we should have been healing too right? If not to each other, at least to ourselves?
You ever felt like you ruin every damn good person that eagerly intervene in your life? Or bored of trying to change yourself or the circumstances?
If you could change only one simple day in your entire life, what would it be, you ever thought?
Have you ever heard me sing? Would you ever deign to listen?
This could have been your song.
In all your darkest hours?
Have you ever heard me sing?
Listen to me now
Has anyone ever given anything to you
In your darkest hours?
Did you ever give it back?
Well, I have
I have given that to you
If it's all I ever do
This is your song
I'm struggling at the confusing war inside my mind. As watching the giant blades colliding each other with the loud sound and glittery sparks, I cannot even distinguish the victor of the war. Then I sense the pure, violet blood while it runs through my veins. Neither red, nor blue. It runs too fast or slow. Both is fatal, both is outlander.
You ever felt as an outlander to your own self?
Palahniuk stated it right, we indeed are the middle children of the history which have no purpose to focus to or a place to belong to or a war to be sorry about. Our depression is our own lives, yes. Yet, we should have been healing too right? If not to each other, at least to ourselves?
You ever felt like you ruin every damn good person that eagerly intervene in your life? Or bored of trying to change yourself or the circumstances?
If you could change only one simple day in your entire life, what would it be, you ever thought?
Have you ever heard me sing? Would you ever deign to listen?
This could have been your song.
11 Ocak 2014 Cumartesi
Arafta
bil ki,
sıtkımdandır isyanım.
meşakkat mi olmak gerek sevda her dem?
mahkumu olurum muttasıl nisyanın.
özge ben, içre ben,
bedenim ruhuma yük neden?
bir feveran, bir hafakan, bir ah,
çığlıklar yankılanır içimde her an,
arafta akşam, arafta sabah.
yalnızım,
bir kılıç gibi yalın ve yalnız,
gölge avcıları yine sürekte,
kalimden bihaber müşteki halim.
devşirme hisler kol geziyor yine,
dicle kenarında işim ne benim?
sarayburnu’nda sinsice demirler,
ihanet zincirleriyle mel’anet gemileri.
ve sararır umutlar,
dikilen hürriyet ağaçlarında.
sen her şeysin, herşey senden.
kül olur küllünde,
ademin ademiyeti lif lif.
ezelden savrulan hakikattir sarkaç
ebedin mekiğini dokur muttasıl.
ahımsın, penahımsın, elifimsin.
ol ve uyan!
bir varmış, bir toprak,
bir yokmuş, eye kemiğimdeki sızı.
dikilir iskeletler,
ve bürünür nurdan libasa.
elbiseni bir tarafa fırlat,
saatini bir yana savur!
saçlarını da soyun öyle gel,
hakikat gibi masun!
sen kadran, ben yelkovan.
nefestir yakan biribirini,
kıvrılan bedenlerde donan ruhlar bilirim.
kırılan parçalarında ateşten fanusun
alfa ve omega,
sema sürgit kısır,
sürgündeyim, sürgün bende sürgün
neyleyim vakitsiz vuslatı?
say ki erguvana dönmüş gözlerinde nur
ve uzletine ramak mesafede zulmet
kanım yazıldı sana,
ölüm gibi süzülmekse sevda:
hür ve derin.
uçmaksa hüznüne varoluşun,
hüsnün tuğlarına göçeden seferlerin.
duyup karşı gelmek mi
yüreğine içirildi?
taşlar bilirim ki simsiyah,
sular fışkırır ırmak olur içinden,
senin gözlerinden yaş sızmaz niye?
gel, yine gel,
düşünmeyi nasıl unuturum öğret!
sarhoşum ben, sensiz bir hoşum
hali mazide aradım hep
istikbali böyle kaybettim halde
yoruldum.
bu kokoreç kokuları,
yağmurunkine karışan,
kulaklarımda bu izdiham.
cankurtaran ki, canıma teğet geçip,
savrulur zıpkın gibi karanlığa,
çığlık çığlığa feryatları
çisil çisil bir akşam vakti
kaldırım taşlarında kovalaşır
rahmet mi, sefalet mi?
gofer ağacından gemide bir güruh,
yarılır enginin kaynakları.
göklerin kasesisidir,
ve fanusudur asumanın göğüs kafesim
öfkenin soluğuyla sular yığılır
derinlikler denizin ortasında
gözlerinde çakırdikeni,
öfkenin soluğuyla sular yığılır,
denizleri ablukaya alır derinlikler
sen de doğar gün,
benimle batar akşam sılada
ve doğasın diye ak dalgalar
başını kayalara vurun ağıtlarla
ak pak halılar serer ayaklarına.
bir busedir ölüm toprak dudaklarında
toprak gibi bakir ve mümbit,
gök kuşağı kemer olur beline.
yüzünde dolaşan iklimlerde
kaybolmak da var
ve kavrulmak semazen anaforda
cehennemi saçlarından dudağına üfleyen
sevdadır secdegahım.
güzel değilsin sen,
kendisisin güzelliğin.
hayatın gölgesidir rüya,
ne bu toprak insanın özünde
toprağa dönüldüğü zaman,
şahikalara ram olunduğu zaman,
anlar bilirim,
aksimi aynada lal eden anlar
karanlıkla gölgemin hemhal olduğu anlar
bir ihtilaç bir silkiniş bir sükun,
gözüm kapalı gönlüm açık,
göz bebeğimde saklı sırlar bilirim.
salınır kirpikler, depreşir huşu,
ve zamanın ebede muttasıl akışı…
lakin,
ne yaşamaya mecalim var,
ne ölmeye cür'etim.
sıtkımdandır isyanım.
meşakkat mi olmak gerek sevda her dem?
mahkumu olurum muttasıl nisyanın.
özge ben, içre ben,
bedenim ruhuma yük neden?
bir feveran, bir hafakan, bir ah,
çığlıklar yankılanır içimde her an,
arafta akşam, arafta sabah.
yalnızım,
bir kılıç gibi yalın ve yalnız,
gölge avcıları yine sürekte,
kalimden bihaber müşteki halim.
devşirme hisler kol geziyor yine,
dicle kenarında işim ne benim?
sarayburnu’nda sinsice demirler,
ihanet zincirleriyle mel’anet gemileri.
ve sararır umutlar,
dikilen hürriyet ağaçlarında.
sen her şeysin, herşey senden.
kül olur küllünde,
ademin ademiyeti lif lif.
ezelden savrulan hakikattir sarkaç
ebedin mekiğini dokur muttasıl.
ahımsın, penahımsın, elifimsin.
ol ve uyan!
bir varmış, bir toprak,
bir yokmuş, eye kemiğimdeki sızı.
dikilir iskeletler,
ve bürünür nurdan libasa.
elbiseni bir tarafa fırlat,
saatini bir yana savur!
saçlarını da soyun öyle gel,
hakikat gibi masun!
sen kadran, ben yelkovan.
nefestir yakan biribirini,
kıvrılan bedenlerde donan ruhlar bilirim.
kırılan parçalarında ateşten fanusun
alfa ve omega,
sema sürgit kısır,
sürgündeyim, sürgün bende sürgün
neyleyim vakitsiz vuslatı?
say ki erguvana dönmüş gözlerinde nur
ve uzletine ramak mesafede zulmet
kanım yazıldı sana,
ölüm gibi süzülmekse sevda:
hür ve derin.
uçmaksa hüznüne varoluşun,
hüsnün tuğlarına göçeden seferlerin.
duyup karşı gelmek mi
yüreğine içirildi?
taşlar bilirim ki simsiyah,
sular fışkırır ırmak olur içinden,
senin gözlerinden yaş sızmaz niye?
gel, yine gel,
düşünmeyi nasıl unuturum öğret!
sarhoşum ben, sensiz bir hoşum
hali mazide aradım hep
istikbali böyle kaybettim halde
yoruldum.
bu kokoreç kokuları,
yağmurunkine karışan,
kulaklarımda bu izdiham.
cankurtaran ki, canıma teğet geçip,
savrulur zıpkın gibi karanlığa,
çığlık çığlığa feryatları
çisil çisil bir akşam vakti
kaldırım taşlarında kovalaşır
rahmet mi, sefalet mi?
gofer ağacından gemide bir güruh,
yarılır enginin kaynakları.
göklerin kasesisidir,
ve fanusudur asumanın göğüs kafesim
öfkenin soluğuyla sular yığılır
derinlikler denizin ortasında
gözlerinde çakırdikeni,
öfkenin soluğuyla sular yığılır,
denizleri ablukaya alır derinlikler
sen de doğar gün,
benimle batar akşam sılada
ve doğasın diye ak dalgalar
başını kayalara vurun ağıtlarla
ak pak halılar serer ayaklarına.
bir busedir ölüm toprak dudaklarında
toprak gibi bakir ve mümbit,
gök kuşağı kemer olur beline.
yüzünde dolaşan iklimlerde
kaybolmak da var
ve kavrulmak semazen anaforda
cehennemi saçlarından dudağına üfleyen
sevdadır secdegahım.
güzel değilsin sen,
kendisisin güzelliğin.
hayatın gölgesidir rüya,
ne bu toprak insanın özünde
toprağa dönüldüğü zaman,
şahikalara ram olunduğu zaman,
anlar bilirim,
aksimi aynada lal eden anlar
karanlıkla gölgemin hemhal olduğu anlar
bir ihtilaç bir silkiniş bir sükun,
gözüm kapalı gönlüm açık,
göz bebeğimde saklı sırlar bilirim.
salınır kirpikler, depreşir huşu,
ve zamanın ebede muttasıl akışı…
lakin,
ne yaşamaya mecalim var,
ne ölmeye cür'etim.
makaveli
18 Aralık 2013 Çarşamba
Bir gece kendimi dev bir Bukowski'ye dönüşmüş olarak buldum
"Ulan" diyorsun, "kızayım bari ben bu herife". Hiçbir sik gelmiyor ya elimden, hiç değilse kızayım da kendimce Demet Akalın sıtayla bir bileneyim falan, bir silkinip kendime geleyim. Fikren dolmaya çalışıyorsun, "benim gibi insanı kaybettiğine değmiştir umarım!" tadında yarı keko cümleler dolaştırıyorsun beyin kıvrımlarında, az da kendi egoma çalışayım diyorsun, "elimi sallasam ohoo.." falan ve sonra BUMM! Aklında ne vardıysa havaya uçuyor.
Yok aga, kızamıyorsun da bu adama. Hani "elimde bir bu kaldı, acımı anca böyle dizginlerim, öldürmeyen acı güçlendirecek ulen!" falan diyorsun ama o da elinde kalıyor. Bir yazı yazıyor mesela, bir okuyorsun, sonra kime üzüleceğini şaşırıyorsun. Benim derdim bana yetiyordu, ne bok yemeye eşeledim de gene belamı buldum bilemiyorum ama içimdeki insan sevgisine, bilhassa içimdeki O'na sevgime lanet olsun lan hakikaten.
Öyle dimdik ve öyle zayıf ki ve ben daha o meşhur %50 ihtimaldeki Mevlam yerine belamı bulup kendi kendimi kaşımadan önce de zaten öyle biliyordum ki bunun böyle olduğunu, haklı olmak daha bir koydu. Ulaşmak istiyorum, aptal gibi O'nu iyi etmek istiyorum, sarılmak, gözlerine bakmak, fellik fellik kaçırsa da fersah fersah öteden çıplak gözle bile ruhunu apaçık görebildiğimi ona da göstermek istiyorum. Hani O aynaya baktığında bir türlü göremiyor ya kendisini, kıymetini falan, gözlerimin içine baksın da ordan görsün kendini, o zaman belki inanır diyorum. Ben O'nun gözlerinin içine baktığımda kendimi göremeyeceğimi bildiğim halde bunu diyorum üstelik. Ben her baktığım yüzde O'nu bulmaya çalışadurayım, O yüzünü mümkün olsa Fizan'a dek kaçıracakken üstelik.
Ulan haybeye ortalıkta kalakaldım, kendime gelemiyorum diye içim dola dola bir "Allah belanı versin" bile diyemiyorum herife, vermiş yani vaktiyle daha ne kadar versin? İçini görüyorum, ayan beyan orada işte. Öyle sevmiyor ki beni, öbürkünü, berikini ve dahi kendini; öyle yitik hissediyor ve yine de öyle inatçı ki o septik dürtüsüyle gördüğü her umut alevini sırf gerçek olduğuna bir türlü kendini inandıramıyor diye var gücüyle bir solukta üfleyip söndürmeye, öyle meraklı ki çevresindeki herkesi ve mümkünse önce kendisini bir çırpıda avucunda buruşturup bulduğu ilk kibritle küllerine dek yakmaya; "daha berbat ne olabilir ki?" diyorum. Peki bana daha berbat ne olabilir? Ben içimdeki bu sevgi, şefkat, özlemle hem kendimin hem O'nun yerine daha ne kadar üzülebilirim diyorum. İçim daha ne kadar ezilebilir, kendine batırdığı her kıymık daha ne kadar benim de etime batacak diyorum. Kaşınma öyleyse diyorum, bırak falan ama onu da beceremiyorum. Bugün de kendine bir kıymık batırdı mı, canı acıdı mı acaba, hala geceleri karabasanlar görüyor mu acaba diye endişeleniyorum dünyanın en geri zekalı insanından bile daha geri zekalı bir dürtüyle.
Malûm hikayeyi öyle iyi anlıyorum ki şimdi, haklıydı işte. O gerçekten de Cass ve ben O'nu çaresizlikle izleyen Bukowski'den başkası değilim. Aynı öyle hissediyorum, aynı da işte o hikayenin sonundaki gibi; "Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu."
8 Aralık 2013 Pazar
Peki ama n'oolsun?
Saat 20.03. Yer İstanbul ilinin Beyazıt semtinde bir kütüphane. Önümde kelimeler uzanıyor sereserpe, "Before Lisbon, the ECJ made reference to the Charter as an inspirational sourcein determining the domestic legal system" diyor. Cümle gayet basit, ziyadesiyle açık ve de seçik. Fakat her nasılsa algılayamıyorum, algılamam için kaç kez okumam gerektiği şaibeli. Say(a)madım.
Dışarda bir kedi viyaklıyor. Acılı acılı böyle, bebek ağlaması gibi, canı yanıyor besbelli. Becerebilsem ben de aynı öyle viyaklayacağım. "Neden?" diye soracaklar sonra ve ben verecek bir cevap bile bulamayacağım. Yüzüme anlamsızca bakıp konuşamadığımı falan zannedecekler, hatta belki üzülürler bile. Halbuki ben yalnızca düşünüyor olacağım. Soruya cevaben onca bok püsür arasından hangi birini seçmeli, en iyi hangisi özetler ağzımdaki paslı kan tadını?
"Basit düşün" diyorum, "madem hayatı yaşanır kılma çaban milattan evvele dayandığı halde hala elinde somut bir kazanım yok, madem her şey olağan boktanlığında akmaya devam ediyor, madem hala katlanamıyorsun olanlara ve olası olacaklara ve yine de cesaretin yok kendi arzunla şu diyarı bırakıp kaçmaya; siktir et."
Her halükarda yaşayacaksam şu saçmalığı, düşünmemeliyim öyleyse. Abuk subuk kitaplara gerek yok, Canan Tan ne güne duruyor? Olana bitene kafa yormaya gerek yok, hele insanlara kafa yormaya hiç gerek yok. En önemlisi o. Kimseden bir şey bekleme, günün sonunda ne olursa olsun daima yalnız olacağını hiç unutma. Oyunu kuralına göre oyna işte. Riyakar ol, yalancı, düşüncesiz, ultra-egoist... Maksat gün kurtarmaktan öte değil.
"Kazığı onlar soksa soktu puşt der geçersin de besbelli, orada öylece durup duran kazığa gider kendin oturursan kimi, neyle suçlayacaksın aga?" diyor Serpil. Madam haklı, dağılmalıyız. İçimizdeki şeytan alıntısı yapıyor sonra. Benimki şeytan mı bilemiyorum, şeytan şeytanlığından utanacak. Benimki Adnan Oktar falan herhalde. Şu munisliğe(?) başkaca bir sıfat yükleyemedim... Tek bildiğim şu bedene şu güven fazla.
Ne zaman insanlığa değer biçmeye çalışsam daha bir değersizleşiyorlar gözümde. Ne zaman az buçuk inanç sahibi bir kul olmaya kalksam Allah(?) belamı veriyor ve sonra daha da bir agnotik kesiliyorum. Pragmatik kimliğime istinaden verilmiş bir ceza olabilir tabi bunlar veya belki de benim sınavım da budur.
"Yazık şu kullara!" diyor Yasin/30 ve ekliyor, "kendilerine gelen her resûlle mutlaka alay ederlerdi." Öncesindeki ayetlerden 8-9-10 da sanki bizzat bana atfedilmiş. Öteki taraf varsanar gibi kızaracağım su götürmez gerçek. Fakat cümlem yine de dilek kipi ile noktalanıyor. Adı üstünde dilek kipi, diliyorum yani aslında. Umarım varoluşumuzun akla yatkın bir açıklaması falan vardır. Kızarmak kısmını daha sonra düşünebiliriz. Kızarmak fiilinin bende uyandırdığı yegane his an itibariyle acıkmak...
Yanlış insanlara değer yükleyeceğine hiç kimseye değer yükleme ki hiç olmazsa başarısızlık ihtimali yok diyorum. Dilek kipi de değil üstelik, bizzat emir kipi. Neden yine de buyruklarıma senkronize bir hayat yaşayamıyorum, ben bana senkronize olamazken kim olsun diyorum, elbette no comment. Questionlarıma bir tane comment üretebilecek şey bulabilirsem canlı, cansız, 3.tür farketmez, kendisiyle ciddi düşüneceğim. İlişkimizin boyutu nesnenin şemâline göre tekrar gözden geçirilir. Mühim değil.
Ne olsa düzelirdi işler bilemiyorum ama ne olmamalı onu biliyorum. Bunlar olmamalıydı mesela. Şu hayatın şu kesiti komple olmamalı*ydı.Olur mu, olur elbet, ama olmaz olsun. Shakespeare geldi aklıma, o daha güzelini de söylemişti ama olsun, bu da böyle olsun.
Dışarda bir kedi viyaklıyor. Acılı acılı böyle, bebek ağlaması gibi, canı yanıyor besbelli. Becerebilsem ben de aynı öyle viyaklayacağım. "Neden?" diye soracaklar sonra ve ben verecek bir cevap bile bulamayacağım. Yüzüme anlamsızca bakıp konuşamadığımı falan zannedecekler, hatta belki üzülürler bile. Halbuki ben yalnızca düşünüyor olacağım. Soruya cevaben onca bok püsür arasından hangi birini seçmeli, en iyi hangisi özetler ağzımdaki paslı kan tadını?
"Basit düşün" diyorum, "madem hayatı yaşanır kılma çaban milattan evvele dayandığı halde hala elinde somut bir kazanım yok, madem her şey olağan boktanlığında akmaya devam ediyor, madem hala katlanamıyorsun olanlara ve olası olacaklara ve yine de cesaretin yok kendi arzunla şu diyarı bırakıp kaçmaya; siktir et."
Her halükarda yaşayacaksam şu saçmalığı, düşünmemeliyim öyleyse. Abuk subuk kitaplara gerek yok, Canan Tan ne güne duruyor? Olana bitene kafa yormaya gerek yok, hele insanlara kafa yormaya hiç gerek yok. En önemlisi o. Kimseden bir şey bekleme, günün sonunda ne olursa olsun daima yalnız olacağını hiç unutma. Oyunu kuralına göre oyna işte. Riyakar ol, yalancı, düşüncesiz, ultra-egoist... Maksat gün kurtarmaktan öte değil.
"Kazığı onlar soksa soktu puşt der geçersin de besbelli, orada öylece durup duran kazığa gider kendin oturursan kimi, neyle suçlayacaksın aga?" diyor Serpil. Madam haklı, dağılmalıyız. İçimizdeki şeytan alıntısı yapıyor sonra. Benimki şeytan mı bilemiyorum, şeytan şeytanlığından utanacak. Benimki Adnan Oktar falan herhalde. Şu munisliğe(?) başkaca bir sıfat yükleyemedim... Tek bildiğim şu bedene şu güven fazla.
Ne zaman insanlığa değer biçmeye çalışsam daha bir değersizleşiyorlar gözümde. Ne zaman az buçuk inanç sahibi bir kul olmaya kalksam Allah(?) belamı veriyor ve sonra daha da bir agnotik kesiliyorum. Pragmatik kimliğime istinaden verilmiş bir ceza olabilir tabi bunlar veya belki de benim sınavım da budur.
"Yazık şu kullara!" diyor Yasin/30 ve ekliyor, "kendilerine gelen her resûlle mutlaka alay ederlerdi." Öncesindeki ayetlerden 8-9-10 da sanki bizzat bana atfedilmiş. Öteki taraf varsanar gibi kızaracağım su götürmez gerçek. Fakat cümlem yine de dilek kipi ile noktalanıyor. Adı üstünde dilek kipi, diliyorum yani aslında. Umarım varoluşumuzun akla yatkın bir açıklaması falan vardır. Kızarmak kısmını daha sonra düşünebiliriz. Kızarmak fiilinin bende uyandırdığı yegane his an itibariyle acıkmak...
Yanlış insanlara değer yükleyeceğine hiç kimseye değer yükleme ki hiç olmazsa başarısızlık ihtimali yok diyorum. Dilek kipi de değil üstelik, bizzat emir kipi. Neden yine de buyruklarıma senkronize bir hayat yaşayamıyorum, ben bana senkronize olamazken kim olsun diyorum, elbette no comment. Questionlarıma bir tane comment üretebilecek şey bulabilirsem canlı, cansız, 3.tür farketmez, kendisiyle ciddi düşüneceğim. İlişkimizin boyutu nesnenin şemâline göre tekrar gözden geçirilir. Mühim değil.
Ne olsa düzelirdi işler bilemiyorum ama ne olmamalı onu biliyorum. Bunlar olmamalıydı mesela. Şu hayatın şu kesiti komple olmamalı*ydı.Olur mu, olur elbet, ama olmaz olsun. Shakespeare geldi aklıma, o daha güzelini de söylemişti ama olsun, bu da böyle olsun.
3 Aralık 2013 Salı
Genel İzleyici
"Kambiyo senedi çeşitleri:" diyor hoca, "Poliçe, bono, çek."
Çek, çek, çek. . . İyi de nereye kadar çekeceksin onu diyen yok. Sıkıldım, hem fena sıkıldım. Sıkılır mı insan her şeyden ve dahi herkesten? Zor. Ama imkansız değil. Yapınca oluyor, başardım.
Kafamda dünyalar çarpışıyor. Dışarıdaysa kanunlar çarpışıyor ve bir de arabalar ve elbet insanlar.
"Kambiyo senedi neye benzer?"
Doğru cevap "para" sanırım ama aslında bence "insan"a. Önemli olan şey nesnenin özgürce değiş tokuşa hazır olması. Altını imzala ve ciro et. İlişkiyi bitir ve yeni bir ilişkiye teslim et. Parçalamak istiyorum tüm akitleri. Aslında birçok şeyi de beraberinde.
Anlam yüklenilesi hiçbir şey yok sanki veya rahat batıyor da nedensizce sanki illa varlıklara anlam yüklemem gerekliymiş gibi bir sanrıya kapılıyorum. Her neyse, sanki öyle olmalıymış gibi geliyor işte ve fakat boş kümeden başka bir şey yok önümde. Canlı, cansız fark etmiyor. Anlamsızlık is universal.
İnsanlar sakin olmamızı istiyor. Normal olmak için sakin olmalısın. Herkes gerçekten böylesi normal mi acaba? Normali normal yapan onun iyi bir şey olması mı yoksa yaygın bir şey olması mı mesela?
Mesela objeleri kırmamıza izin vermiyorlar ama sonra bunun intikamını insanları kırarak alıyoruz. Ona karışan girişen yok diye rahatız. Kalp kırmak alabildiğine serbest ama obje kırarsan "haksız fiil" oluyor ve hatta sahipliyse "mala zarar verme suçu" da teşkil ediyor bir yandan. Her şey kanun yani. Sınırlı serbesti sunan bir dünyada yaşamaya zorluyor ve yine de sinirli olmamıza şaşıyorlar.
"Para kazanmak istemiyor muyuz arkadaşlar?" sorusu arka fonda yankılandı.
İstiyoruz hocam, istemez miyiz? İstiyoruz çünkü onsuz hiçbir halt olamıyoruz. Bize sosyal toplumda sıfat yükleyen aygıt o dört harfli, iki heceli kelime. Yine de, yani her şeye rağmen, bütün paramı mutlu olmaktan ziyade mutlu etmeye de harcayabilirdim aslında ama aynı cömertliği karşı taraftan da bulur muyum acaba diye sorguluyor bir an insan. Tereddütler tezahür ediyor. Pragmatik yaratıklar oluşumuzun bir başka kanıtı..
Sevgide bile benciliz. Yüksekten atıyoruz, "o sevmese de ben severim ulan" ayaklarına yatıyoruz.
"Ben seni seviyorum kızım, senin beni sevip sevmemen sikimde bile değil!" cesaretinde bir cümle var mesela muhatabı olarak tanık olduğum. Bu cümleyi kurabilecek kadar cesur olabilirsin belki ve karşıdaki de etkilenir muhtemelen -ben daha ziyade şaşırdım- de "Peki buna kendin inanıyor musun?" kısmı var bir de. Benciliz yani, çok net. Aslında sevilmek için seviyor olunca aşkın yüceliği de tartışmaya açılıyor. Hiç öyle ulvi bir kimse olamayacağım sanırım. Hem Sırat'tan da düşerim zaten ben. Üçüncü boyutu fazla sorguluyorum zira.
"Sorguluyorum eyvallah da, zevk alınabilir her şey yasakken, her güzel şey 'zıkkım'ken nasıl sorgulamayalım ki aga?" diyorum ama cevap yok tabi.
Geçende gene konuştum Allah/Tanrı/Yehova/God/Díos'la, "Niye" dedim "yani habire bunu yapıyorsun, neden hep aynı şeyle sınıyorsun beni?" vesair. Serzeniş işte. Vefasız, kadir kıymet bilmez kullarız ya, hep olmayanı sorguluyoruz. Şeytan bol bol dürtüyor olsa gerek. Neyse işte sordum yani kendimce. Sorarım öyle ara sıra. Yine* yanıt vermedi tabii. Nedense bu sefer umutlanmıştım halbuki. Hayır, tam olarak ne umdum veya sandıysam artık gerçekten bilemiyorum. Sanki pek mukaddes ve muhterem ve de elbet muteber bir kimseymişim gibi ama "Yaratıyor madem gözetir de" diye düşündüm sanırım. Sancılı sanrılar neticesinde ulaştığım sonuca göre bizi tepkisizce izliyor zannımca. Klasik Türk tv izleyicisi prototipine benziyor. Kanalları zaplıyor, ekseriyetle total grubundan genel izleyici olarak takılıyor. Klasik prototipten farklı olarak bir de yaverlere not tutturuyor falan işte. Ratingler ne alemde diye sorgulatıyor. Sonra tutmayan adamı yayından kaldırıyor, tutana da "Yürü ya kulum" diyor olsa gerek.
Ben bu satırların hepsi için 2şer milyon sonsuzluk yılı daha cehennemde ikamet ederim muhtemelen ama aslen bütün kafa adamlar da orada olacak bence. E cennette sıkılırdık öyleyse... Galiba gene beni düşünüyormuş, hadi gene iyiyim.
Hallelujah diyelim o zaman. . .
Kaydol:
Yorumlar (Atom)