Kafamdan altı milyar su aygırı geçiyor, hepsi ayrı telden konuşuyor ve ben hepsini duyabiliyorum. Hepsi de bir şeyleri iletmemi istiyor oraya buraya, "tamam" diyorum, "eyvallah". Eyvallah da toparlayamıyorum. Kafamı toparlayamıyorum evet ne zamandır beceremiyorum. Hayatımı ne zaman az biraz düzene koyduğumu, bu sefer her ne bokun cezasını çekiyorsam onu tamamladığımı, beraat vaktimin geldiğini düşünsem her şey daha bir beter oluyor sanki. Tabi bu bir tür jamais vu da olabilir. Hep deja vu olacak değil ya, ara sıra o da olur. Ailede alzheimer da var hem, impossible is nothing. Neyse ne diyorum, evet her seferinde daha bir beter sanki veya ben sadece her şeyin aynı bok olduğunu, belki birkaç renk tonundan başka hiçbir farkı olmadığını algılayamayacak kadar balık hafızalı olmaya başladım.
Sertleştiğimi düşünüyorum bazen, çok kez. "Hani öyle eskisi gibi de olmaz, merak etme" diyorum, "güvendesin, kaskatısın, bak ulan kaldır kafanı da bir bak, görmüyor musun kendini aynada?" Görüyorum, görüyorum elbet ya, demek ki illa zırhın içinde bir delik kalıyor. Rüzgar mı yiyorum o delikten, ne yiyorum bilmiyorum ama tadında bir sıkıntı var. Hatta abartırsak bir "sikinti" var da olabilir. Aslında "kekremsi" diyip şurada artistlik mi yapsaydım acaba. Sahi nasıldır ki acaba o her edebiyatçı geçinenin tadını ezbere bildiği "kekre"? Her neyse mesele tat değil. Nicedir hiçbir şeyden tat da almıyorum hem zaten. Yaşamak amaçlı uyanıyoruz, kalkıyoruz, hayata karışıyoruz, insan içinde felaket mutlu ayaklarına yatıyoruz falan. Sahi neden öyle yapıyoruz? "Naber" diyen adama "İyi" demek zorunda hissediyoruz. İyi değilsek de öyle demek zorunda hissediyoruz. Adam ruh halini merak da etmiyor zaten, toplum kurallarının gerektirdiği bir selamlaşma biçimi olduğu için öylesine soruyor. Beklediği cevabı vermezsen şaşırıyor falan. "Değilim iyi evet ne olmuş?" İyi olmak için milli piyangodan büyük ikramiye çıkması gerekmiyorsa kötü olmak için de illa pek mühim birinin mevta olması, iflas etmen, evinin yanması falan gerekmez mesela. Dünyanın olağan akışı da seni mutsuz etmeye yetecek kadar zırva barındırıyor zaten. Fazlası varsa bir duble daha içmiş olursun, oh yarasın!
Yine kendimi hiçbir yere ait hissetmediğim o meş'um günlerden birindeyim veya ikisindeyim ya da bayağıdır saymayı da bırakmışım aslen bu hadiseyi. Arkadaş, eş, dost falan anlaşılır şeyler ama aile bile bazen yabancı geliyor insana. Aile içinde asla tam olarak bütün olamadık gerçi. Klasik akraba tanımıma çok uygunuyuz, sıklıkla sadece "zorunlu dava arkadaşı". "İç güveysinden hallice" terimi de çok kez kullanışlı. Farkılısını yaşamayınca kabulleniyorsun gerçi, insan her halükarda sisteme ayak uydurmaya programlanmış bir canlı. Yine de bazen kimseye kendini anlatamadığını hissediyorsun. Hep olur ama bazen daha bir baskın olur o anlatamayış. Aslında anlatmıyor da olabilirsin. Kimi zaman ikisi birden. Anlatmak istediğin adam nasıl olduğunu sormaz veya gerçekten içine bakarak sormaz, anlatmayacağın adamdan da anlat dedikçe daha bir soğursun.
Bazen cenin pozisyonundan hiç çıkmasaymışız daha iyiymiş gibi geliyor. Bu sendromun bir evveliyatı da var gerçi. Anne karnından tam 14 saatin sonunda çıkmışım. Daha o zaman bile farkındaymışım bir kez dışarı çıkarsam bir daha hiçbir şeyin öyle eskisi gibi olmayacağının ama cebren ve hile ile çıkarmışlar işte. Çıktın mı göbek bağını da kesiyorlar, nefes almaya mecbur bırakıyorlar seni. Hayat bebekken de tatlı. Ölürsen ne sikim olur bilmiyorsun belki ama yaşamak her canlının asli mücadelesi, illa nefes alıyorsun. Almazsan da hiç acımadan okkalı şaplaklar atıyorlar kıçına zaten, canın acıdı diye bağırıyorsun ve sonrası gene aynı terane. O zaman bile zorla çıkarmışlar işte şimdi de zorla her şey. Toplumun kurallarına uymak zorundasın. Aileden başlar en başında. Çocuk yaşta "Hava kararmadan evde ol, fazla uzaklaşma!" ile başlar sınırlamalar. Sonra okul gelir ve sorumluluklar bir daha asla azalmamaya programlı olarak başlamış olur. Aile, okul, ve sair derken ergenlik gelir. Başındaki dertler yetmez gibi bir de bedenindeki, ruhundaki yeni saçmalıklarla uğraşmaya zorlanırsın. Okulun en saçma sapan çocuğuna en extrem duygularla aşık olursun, adam ise kendini dünyanın en şahane yaratığı sandığı ve sen de o yaratığa utanmasan secde edeceğin için haliyle seni siklemez falan, welcome to hell tabelalı sapaktan adamakıllı ilk kez orada girersin. Bazen "Tanrı" figürünü de o okuldaki en züppe, kendini beğenmiş, herkesin utanmasa secde edeceği ve hatta belki ettiği ve tam da bu yüzden etrafında fır dönen o zavallıların hiçbirini siklemeyen ergen erkek tiplemesine benzetiyorum. Kainatın adalet sistemiyle bir takım problemlerim olması sebebiyle bu gibi fikirlere yatkın olduğum sır değil ama konu da bu değildi esasen. Her konu illa ki şu konuya bağlanıyor gerçi o da gerçek ama bozuk plaklık da etmemek gerek.
Aile dedik, dersler dedik, aşk dedik, sonra yıllar sonra okul biter mesela ve para sıkıntıları başlar. Toplumda o zamana kadar uyman gereken tüm o kurallar yetmemiş gibi sonra bir de mesainin kurallarına uymak durumunda kalırsın ki bence bu en zorlardan bir tanesi. Parasızlığın kuralları var bir de. İnsan içinde belli etmemeye çalışırsın o kuralları, "parasızlık" kavramı sizin yöreye hiç uğramamış ve uğrayamazmış gibi davranırsın. No matter what. Aşka benzer bu yönüyle biraz. Onda da aynı taktik işler, kahrından ölsen de belli etmeyeceksin. No matter what.
Napayım aga parasızsam louis vuitton mağazasında? Napayım aşıksam yarin kıyısından, yamacından uzakta? Marsta su aramaya ne gerek var kıyısına gidebileceğin bir nehir varsa?
Neyse işte beceremiyorum yani ben bu işleri. Tabula rasa gibiyim, bembeyazım üstelik. Ne yazılsa görünüyor halimden. Saklamaya çalıştıkça daha beter ele veririm kendimi. Yanaklarım kızarır mesela. İki şakağının hizasında iki kırmızı neon taşırken neyi nasıl saklarsın değil mi ya? Kazık kadar insanlar olduk, avukat diye geziyoruz ortalıkta ama hala rol kesmeler falan. Topluma uyamam ben, beceremiyorum. Becermiş gibi yapma rolünü iyi kıvırıyorum şimdi yalan yok, ama beceremiyorum şu toplumun dayattığı kurallara hiç itiraz etmeden uymayı. Ben neysem o olmak istiyorum. Muz cumhuriyetinden sonra en özerk cumhuriyet olan tek kişilik kendi cumhuriyetimde kuralları kendim koymak istiyorum. Kimsenin suyuna gitmek istemiyorum, kimse için değişmek veya kendimden ödün vermek istemiyorum. Anlaşılmaktan da vazgeçiyorum, nasılsa anlamıyorlar ve belli ki anlamayacaklar.
Limitsiz kredi kartım yok ve muhtemelen bayaaa uzun vadede de olmayacak, evet.
Bazen avukat olmak istemiyorum, bazen master yapmak da istemiyorum, öyle bir an geliyor ki bazen yataktan kalkmak bile istemiyorum ve dış dünyaya karşı tüm bu isteksizliğimle tam olarak nasıl bir mutlu sona ulaşacağımı gerçekten ben de bilmiyorum. "mutlu son" tamlamasının sadece masallarda olduğuna inanmaya başladım gerçi. Neyse. Konu komşunun pek sevdiği o "Ne olacak peki"? sorusu boş yani evet, evet öyle süzülüyorum boşlukta. En iyi yaptığım iş olduğu için hiç de zorlanmıyorum aslını isterlerse. Her neyse.
Sanırım üç kere aşık oldum. "Allahın hakkı üç" yorumundan bağımsız olarak, bir daha da aşık olabileceğimi sanmıyorum. Bu işi göze alacak cesaretim kalmamış olabilir veya iştahım ya da ikisi birden.
Uhrevi duygu ve düşüncelerimde ciddi zayıflamalar var ve bunun geri döndürülebilir bir süreç olduğuna pek inanmıyorum. İnanabilmeyi isterdim yine de. İnanmamak huzursuz ediyor ama inanamıyorum da zaten..
Ha bir de gerçekten bir yaratıcı varsa ve beni bir şeylerle sınamak amacıyla yolladıysa bu tuhaf yere, sınavım umuttan yana ona eminim. Hani derler ya "umudunu kaybetme, düzelir her şey er ya da geç" falan, ben hep ona inandım içten içe. Başıma ne bok geldiyse de ondan geldi zaten. Hiçbir bok düzelmiyor aga, bunların hepsi jamais vu eğilimimizden kaynaklanıyor. Her şey aynı. Değişen belki zaman oluyor, mekan, insanlar falan ama senaryo hep aynı. Macbethi kim, nerde, ne zaman oynarsa oynasın Macbeth Macbettir.. Her seferinde aynı boku yer. Kaçınılmaz sonu bellidir. Başında o Mrs. Macbeth oldukça kendinden ne beklesindir zavallı Macbeth?
Dönüp dolaşıp aynı çıkmaz sokağa giriyoruz. Bu oyun da böyle bir oyun. Çemberinden kurtulabileceğini sanan hamsterlardan hiçbir farkımız yok ama "hamstersın aga napalım yani" desen adama bozulur. Kabullenmek lazım o kadar da büyük bir şey olmadığımızı ama insandaki bu egoyla her şey zor. Hiçbir şey değiliz esasen. Hiçtik ve yine hiç olacağız, belki hala bile öyleyiz ama delirmemek için bu döngüye anlam yüklemeye çalışıyoruz kendimizce. Sonucu kabullensek daha kolay olacak belki kim bilir? Hiç.