21 Ekim 2011 Cuma

Komşu komşunun herşeyden önce normalliğine muhtaç!

Çocuk dediğin şey bana kalırsa baş belasıdır biricik izleyenlerim. Hele komşu çocuğu ise bir kaşık suda boğulasıdır. Hamam böceği dahi onlar kadar sorun olmuyor, nihayetinde hamam böceği basılınca ölen bir yaratık. Komşu çocuğunu öldürmek demek müebbet hapis cezası demek. Bir de çocuk* oluşunu hesaba katacaklar, nasıl bir chucky kılıklı olduğunu tamamen gözardı edecekler, planlanmış cinayet falan diyecekler, oldu mu sana ağırlaştırılmış müebbet! F tipini boylarsın valla bir hukukçu olarak pek akıl karı görmüyorum. Ama çok yakında akıl karı mı değil mi diye hesap edecek bir aklım kalmayacak, zira aklımı kaçırma noktasına geldim lanet olası velet(ler) yüzünden... 
Efendim bizim üst katımıza bugüne kadar malesef asla normal bir aile taşınmadı. 18 numaralı daire bir tek sorunsuz, herkesinki gibi bir aileye yuva olamadı. yani sorun dairede mi yoksa üst katımızda oturmaları dolayısıyla benim kainata muhtemelen yolladığım ikircikli beklentide mi ondan mı oluyor bilmiyorum ama acı gerçek bu evet. Kronolojik inceleme ile olayı ele alırsak bana hak vereceğinize eminim;

  • Şimdi buraya ilk taşındığımızda bir aile vardı, 20 küsür yaşlarda ve kendilerinin de mukayet olamadığı, öfke tedavisi falan gören, bir baltaya sap olamamış psikopat bir oğulları vardı. Saçma sapan insanlar onun yüzünden apartmanda gezerdi, birisi hesap sormaya kalktı mı eleman bulunulan ortama göre ya ekmek bıçağı ya çakı çıkarırdı. Kulak patlatmaya yemin etmişçesine bir sesle müzik dinlerdi, apartman inlerdi. İnanılmaz rahatsız olurduk ki bir de bu insanımsı bizim üstümüzde oturan bir insanımsı olduğu için biz daha büyük bir risk grubuyduk zira sinirlerimiz felaket gergindi. Uyarmaya çalışanlardan birini, daha önemlisi bizimkilerden birini gözü dönmüşken veya kafası güzelken bıçaklayacak diye ödüm patlardı. Akabinde birkaç kendi gibi adama bulaşmış sanırım, bir süre sonra taşınmak zorunda kaldılar. Eleman için artık güvenli değilmiş buralar. Onun için bile güvenli olmayabilecek bir insan grubu varmış, baya tehlikeli falan olmalılar ama sağolsunlar, varolsunlar, bin yaşasınlar dedim. Bana dokunmayan yılan bin yaşasının böylesi :D Anlık bir sevinç patlaması yaşadık tabi buradan taşındıklarını görünce. Lakin saadetim uzun sürmeyecekmiş...

  • Ardından oraya bir aşiret taşındı. Evet aşiret diyorum, bu kısmın altını çizdim. Zira harbiden bir aşiretlerdi. Hani ev o kadar kalabalık ki kesin bir aşiret çıkar oradan. Ortaçağdan kalma bir hane reisi, resmi nikahlı karısı, imam nikahlı karısı, 5 çocuk, valide sultan, peder bey. Evet bütün bu insanlar tek bir evde yaşıyor. Ev 3+1, evde 10 kişi kalıyor, hatunlar da hamile. Daha da gelecek var yani. Ailenin tohum sağlam, aşireti de genişletmeleri lazım... Şimdi çocukların hepsini(!) bir odaya tıksan, valide sultanla peder beyi salonda yatıracak halin yok ona da bir oda lazım, e senin kendi yatak odan olacak tabi ama hangi karınla paylaşacaksın o yatak odasını? Her iki kadının da hamile olduğu gerçeğini göz önünde tutarsak adamın cinsel hayatının yalnızca sonradan aldığı kuma ile sınırlı olmadığı da aşikar. Hangi kadını alacak yatakodasına da hangisi salonda yatacak? Her halde "Seni seçtim pikaçu, ötekiniz de gitsin salonda yatsın bu gece" diye buyuruyor reis bey. Tabi fantazi dünyaları daha geniş de olabilir, "Hatuncum bizi izle de feyz al yarın gece bu performansı senden de bekliyorum bak ona göre" de demiş olabilir, yahut daha da üst level bir fantazi olarak threesome da takılıyor olabilirler. Bilemiyorum o kadarını. Öte yandan adı geçen hatunların dışarı çıkarken çarşaflara, peçelere büründüğünü de belirtmek istiyorum ki olaydaki ironiyi rahat algılayalım. Binada kendileri gibi olmayan bütün insanlara alemin en ahlaksızı olarak bakmalarına karşın, o evde dönen fantazilerin haddi hesabı yok. Sinirimi bozuyorlardı. Feodal düzeni bu kadar ısrarla yaşamaya çalışan bir ailenin bir üstümde oturduklarını bilmek iyi değil. Neyse ki yatak odası benim odamın üstünde kalmıyor da sapkın fantazilerine kulak misafiri olmadım. Benim odamın üstünde valide sultanla peder bey kalıyordu muhtemelen, eh onların da bu saatten sonra içi geçmiştir zaten.. Bir süre sonra onlar da tutunamadılar bu ahlaksız(!) apartmana ve onlar da taşındılar. Yine derin bir nefes almıştık ki, nefesimi veremeden bir beter daha taşındı.

  • Kronolojik üçüncü sıramızda Türk kültürüne uyum sağlamayı başarıcam derken kafayı sıyırma noktasna gelen Alman hatunla derebeyi Türk erkeğinin ve aşklarının kavga gürültü esnasında çürüyen meyvesi olan kızlarının oluşturduğu ailemiz var. Efendim bizim adam kadınla nerede tanıştı nasıl etti de Türkiye'ye yerleşmeye ikna etti, nasıl oldu da Ali kaptan ile Caroline'e taş çıkaracak uyumsuzlukta iki insan evlenip İstanbul'a ve özellikle tam üstümüzde kalan 18 numaralı daireye yerleşmeyi başardı hala düşününce cevabını bulamıyorum. Tipik bir 18 numara vakıası gerçi ya ilginç yani. Efendim bu çiftimiz de gece gündüz demeden mütemadiyen kavga ederlerdi. Zaman zaman kavga şiddetlendiğinde kadının hızını alamayıp evde çığlık çığlığa bağırışına, adamın gürültülü şekilde küfredişlerine ve psikolojisi doğal olarak bozuk olan zavallım kızcağızın annesi ve babasına taş çıkarır bir sesle ağlayışına istemsiz şekilde tanık olurduk. Vazolar kırılırdı, kapılar çarpılırdı falan baya sinir ortamı. Hatun alışamamış Türk yaşam tarzına genel mevzu buymuş. Kızları 7 yaşındaydı, 7 yıldır bu psikozda mı yaşıyorlar yoksa hatun daha anca mı farketti uyamayacağını bilmiyorum. Sonunda bir gün hatun evi terketmiş. Bir süre aradılar falan filan derken hatunun Almanya'ya döndüğü ortaya çıktı. Bir de boşanma celbi. Adam ve kız bir ay kadar daha bizim apartmanda takıldılar, sonra onlar da tutunamadı. Zavallı kıza ne oldu, şimdi ne yapıyorlar falan o kısım muamma. Ama en azından kavga gürültü bitti diye sevinmiştik, bir kez daha erkenmiş.

  • Sonrasında yine aynı prototipte bir aile taşındı binaya, tek çocuklu bir aile. Daha naif kendi halinde olduklarını düşünüyorduk ki yanılmışız. Bu seferki kaçık hatun sendromuymuş. Ciddi sorunlu. Kocası eve gece geliyor. Artık iş yüzünden mi yoksa sekreterle falan mı kırıştırıyor bilmem ama, nihayetinde eve geç geliyor(muş). Komşuların yalancısıyız. Bu hatun harbi tuhaf. Kulaklarında sorun vardı bence. Sürekli son ses müzik dinlerdi. Gerçi müzik de değişken. Bir gün sabahtan akşama kadar son ses ilahi dinlerdi, ara ara kuran günleri düzenlerdi, Eve hoca çağırır sağırmış gibi mikrofonla kuran okuturdu falan ve biz de malesef tüm bunları dinlemek zorunda kalırdık. Sonrasında ertesi gün yine son ses oryantal dinlerdik. Kadın belli ki psikolojik bir kişilik savaşı yaşıyor. Şizofren bile olabilir bence. Yani bir insan bir gün sabahtan akşama ilahi dinler de ertesi gün de sabahtan akşama mezdeke dinler mi yahu?! Bir sorun yok mu yani bir saçmalık? Tüm bunlar yetmez gibi akşam olduğunda da bu sefer de süpürge yapmaya başlardı. Saat olmuş akşam 9, bizim manyak açmış elektrik süpürgesini kocası gelmeden evi temizliyor. Artık oryantal yaparken etrafı mı döküp saçıyor bilmiyorum ama her iki günde bir akşam 9da, hani herkes günün keyif zamanına çekilmişken hatun temizliğe girişiyor. Kocası gelmeden ev temizliyor. Süpürmesi de malesef yaklaşık 45 dakikasını alıyor. O süre zarfı boyunca sabahtan akşama kadarki bütün gürültüler yetmez gibi bir de o gürültüyü çekiyoruz. O da yine bir başka sinir harbiydi. Neyse ki hatun pek lüks meraklısı bir sonradan görmeydi ki, tek çocuklu bir çift olmalarına rağmen 3+1 hatunu kesmemiş, kocasına bir 4+1 aldırmış. Oraya taşındılar, oh dedik. Fakat yeni yine yeniden olmadı.

  • Evet geliyoruz zincirin bir ay kadar önce yenilenen son halkasına. Bunlar da çocuklu efendim. Çocuklu. Bu kısma vurgu yapıyorum. Çocuklu. Aslında birçok çocuklu. Totalde 4 çocukları olduğu söyleniyor ama bence yukarda en az 8 çocuk var. Yahut nasıl çocuklarsa onlar, 8 çocuğun çıkarabileceği sesi 4 çocuk olarak çıkarıyorlar. Bütün bir gün evin içinde at koşuyor sanki, tavan tepemize yıkılacak sandım bugün. Öyle bir zıplamak yok harbiden. Gören de evde uzun atlama yapıyorlar sanacak! Be kadın madem mukayet olamayacaktın, madem bakamayacaktın laf geçiremeyecektin, salak mısın manyak mısın ne bok yemeye doğurdun onca çocuk?! Çocukların hepsi birer chucky! Böyle bir haşarılık, böyle bir hiperaktivite olmaz! Desperate Housewives'taki Lynette'in yerli versiyonu resmen bu hatun. Ne koymuşlardı onun kanald versiyonunda adını? Elif sanırım. Öyle bir şey. Neyse. Hayır o çocukların yaramaz olduğu ve olacağı daha ilk çocuktan aşikar. Sen daha o çocuğa mukayet olamamışsın ki 2-3-4 falan senin neyine yani? Kafama yastık basıp uyumaktan başka çare bırakmıyorlar. Ne lanetli daireymiş arkadaş! 11 yıl boyunca tek bir tane bile normal aile gelmez mi ya 1 tanecik?! Allah düşmanıma vermesin böyle komşuyu harbiden illallah ettim...
Neyse canımcıklarım, bizim apartman da malesef böyle lanetli bir daireye ev sahipliği yapıyor. Uğursuz rakam 13tür derler ya, değil efendim. Uğursuz rakam 18. Net. 18 numaralı dairelerden siz siz olun uzak durun. İki kat üstüne altına falan taşının, hele 18 numaraya asla taşınmayın. Harbi lanetli. Öyle böyle değil...

P.S: Sonraki yazımda siteyi taşıyacağımı söyledim ama henüz işler bitmedi, bitince haberiniz olacak zaten. Görüşmek dileğiylen canlar. Mucki. Çav!

11 Ekim 2011 Salı

Egoizmde sınırlar ne kadar zorlanabilir?

Uzun bir aradan sonra tekrar birlikteyiz canlar! Belki fark edenleriniz vardır, görünen son yazımdan beri iki yazı daha yazmıştım aslen ama kafamda çok fazla şey var. Bulanık hissediyorum bazen. Dün kafamı meşgul eden bugün etmeyebiliyor falan, yazdıklarımın sabit düşüncelerim olmadığına ve aslen beni yansıtmadığına kanaat getirdiğim için onları kaldırmıştım. Bunun da sebebi budur yani endişelenmeyin, yazmaktan vazgeçmiş değilim yoksa. :D Hatta bir de sürpriz haber vereyim, çok yakında sitemi taşıyorum. Daha orijinal, yepyeni ve bu kez tamamen bana ait bir siteye taşınacağım (web tasarım için elbette bir hayli yardım alıyorum, o kısım istisna :D ) ve bundan sonra o adresten yazacağım. Site hazır olduğunda gerekli bilgileri yine buradan paylaşacağım. Bugüne dek yazdığım tüm yazılarımı oraya da kopyalayacağım ve bundan sonraki yazacaklarım da orada olacak. Muhtemelen bu adresteki son yazım olacak bu da.

Neyse evet ne diyorum, kafam karmaşık biraz şu aralarda. Biraz asabım bozuk, her seferinde iyi kız olmaktan bıktım sanırım ve bu durum yazıma da yansıyacak ama hedefe ok atmak derdinde değilim. Aslen onu da yaparım, bilen bilir. Bizatihi bu amaçla yazdığım birkaç yazım da oldu bugüne dek. Soruldu sorgulandı o yazılar ama hiç de pişman değilim onları yazdığıma, hala her bir yazım konusunda bire bir aynı görüşteyim zira. Neyse olay bu değil; demek istediğim yazı yalnızca hedef gösterdiğim insanlara değil, herkese hitap etsin istiyorum. Birkaç önerim olacak çünkü. Hiçbirimiz hatasız değiliz, bu sayacaklarımı henüz yapmadıysanız belki sizi durdurabilirim diyorum canlar, kamu menfaatini gözeterek yazıyorum yani. Bakıp belki feyz alırsınız diye. :D

Hiç sevgilinizi terk ettiniz mi bugüne kadar? Elbette ettiniz! Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, biz bizeyiz şurda… :)) Güzel bir şey mi? Hakettiyse o insan güzel elbette, içinizin yağları eriyerekten belki bir an canınız acısa da terk ettiniz ve zerre pişman değilsiniz. Öyleyse kocaman bir alkış size, en doğrusunu yapmışsınız! Peki o insan bunu hak etmediyse? İşte orada problem başlıyor. Vicdan azapları, can sıkıntıları, üzecek olmaya dair üzüntüler ve kişisel mutsuzluğa dair tasalar… falan filan liste uzar. Bu noktada terk etmek biraz daha çift taraflı moral bozucu ve bir o kadar da zor oluyor. Fakat nihayetinde yapılmıyor mu? Yapılıyor. Ben de yapıtım muhtelif sayıda kez, üzdüm ve üzüldüm belki ama bugün bir şansım daha olsa yine aynını yapardım. Haksız mıyız? Hayır. Yani mutsuzsan, karşındakine eskisi gibi hissetmiyorsan ya da aslen baştan beri hissetmediysen terk etmek, ilişkiyi aldatarak sürdürmeye göre çok daha dürüst ve mertçedir bana kalırsa. Bir kez daha aferin size! Fakat sorun burada değil zaten, asıl olay ayrılıktan sonra başlıyor. Geliyoruz ikinci soruya…

Terkettiğiniz sevgilinize o günden beri yaklaşımınız nasıl? Hakeden sevgiliye zaten pek bir yaklaşımınız olmaz, kuyruk acısıyla o yaklaşır ve onda da ağzının payını aldıktan sonra daha da yanaşmamayı öğrenir. Mesele hak etmediği halde terk ettiğiniz sevgilinize nasıl yaklaştığınız. Hani şu “…Pelinsu sen aslında çok iyi birisin” veya “…Berke inan ki sorun sende değil bende” ya da “…ben seni hak etmiyorum Özgecan” türevinden söylediğiniz ve yalan olsun diye değil, harbiden böyle olduğuna inanarak söylediğiniz ama maalesef klişeler denizinde boğuldu vasfında görünen sözleri sıraladığınız eski sevgiliniz var ya; hah! İşte onu kastediyorum. O terk ettiğiniz Pelinsulara, Berkelere, Özgecanlara sonradan nasıl davranıyorsunuz canlar? Hak etmedikleri halde kendimizdeki bir takım geçmiş meseleler, yeni etkileşimler veya psikolojik saçmalıklar yüzünden terk ettiğimiz o insanlara nasıl davranmak gerekir? Sen o insanı çok yüksek ihtimal bayağı bir kırdın, üzdün ve hatta ahını aldın falan dimi? Biliyordun zaten böyle olacağını ama çıkar yolun yoktu falan filan o kısmı ben de biliyorum ama madem bir bok yedin, aslolan bir daha gölge etmemektir değil mi? Sen o insanın hayatına varken de yokken de iyi gelmemişsen, uzak durmak en güzeli. İnsan olmak türümüze saygı ve sevgi duymak çerçevesinde az buçuk hümanizmi gerektirir ve hepimiz biliriz ki insanlar kötü anılarını alt bilince atmak ve unutmak isterler. %100 başarı sağlamak elbette mümkün değil ama ayda yılda, senede bir hatırlamak ve “amaaan geldi geçti salla” demekle, paso hatırlayıp “Allah belasını versin o pezevengin/orospunun” demek daha bir can sıkıcıdır. Üzülmekten de öfkeden de olabilir bu can sıkıntısı ama sonuçta insana negatif enerji yükler. Negatif enerji başka negatif tepkileri kendisine çeker ve sonuç olarak boktan gün(ler) geçirmeye sebep olur. Terkederken o insanın hayatına bizsiz devam etmesine müsade ediyorsak, o dakikadan sonra da bu ciddi kararımıza sadık kalmalıyız. 

Terkettiğiniz ve terk ettiğinize pişman da olmadığınız eski sevgilinizle aradan haftalar/aylar/yıllar (bu süre terk edilen insanın hayatını tekrar düzene koyması için gereken süreye göre değişkenlik gösterebilir) geçtikten sonra durduk yere iletişim kurmaya çalıştınız mı? Soru uzun biliyorum ama yapacak bir şey yok d: Çalıştıysanız amacınız neydi? Pişman olduysanız, hala sevdiğinizi ve hayatınızın hatasını yaptığınızı anladıysanız ve hali hazırda sözü geçen insan da zaten boştaysa falan anlarım. Mantıklı bir temeliniz vardır, şansınızı deneyin derim tabi. Belki kaybedilenin değeri anlaşılınca ikincide daha güzel olur. En sevdiğim laf; "impasibıliznating". Peki mantıklı veya duygusal hiçbir temeliniz olmadığı halde, sırf canınız sıkılıyor yahut o ara egonuzda bir incinme var diye o insanla tekrar iletişime geçmeye çalıştınız mı? Empatiden zerre nasibini almamış bu hareketi yaptınız mı hiç? Kızaran yanaklar görüyorum sanki?? Fena. Bakın buraya kadar söylediğim her konuda terketmekte, dönmemekte, acımamakta falan haklıydık mantıklı sebeplerimiz vardı. Ama bu noktadan sonra işler çirkinleşiyor. Bir zaman canını acıttığınıza emin olduğunuz birine sırf ego kabartmak ve can sıkıntısını gidermek amacıyla, o kişinin toparlanmasına ve hayatını düzene sokmasına izin verecek kadar zaman da verdikten sonra girmeye çalıştıysanız sizin yatacak yeriniz yok canlar üzgünüm... Gidin inandırıcı bir özür dileyin, "ben olup olabilecek en öküz insanım büyüklük sende kalsın" deyin, ne bileyim fakire sadaka verin, sokaktaki kediye su verin (böyle bir de kampanya vardı dimi? Neyse ama evet o da doğru onların da canı var) , kardeşinizin okul ödevine yardım edin, dünyaya bir katkınız olsun yani. Yatacak bir yeriniz olur belki diye umut edin, zira yatacak yeriniz harbiden de yok sizin. Umarım yapmamışsınızdır, yapanınız varsa da tüyoyu verdim yani. Boş durmayın, bir şeyler yapın. Çok fena ah aldınız demektir. Kırdığınız insanlar aracılığıyla kainatın üzerinize yüklediği bu tonlarca ağırlıklaki kötü enerji yüküne rağmen hala bir kaza yapmadıysanız, başınıza bir iş gelmediyse, sorunsuz şekilde hala yaşıyorsanız ona dahi şükredebilirsiniz. 

Hayır anlamadığım şey şu; bir kişinin istenmediğini anlaması için illa "siktir git" demek mi lazım? Nezaket de bir yere kadar, neyin kafasıdır bu? Bu kadar bencil, empati yoksunu, iradesiz ve korkak yaratıklar olmamalıyız. Hayvan değiliz nihayetinde, bizi onlarda ayıran bir beynimiz var, düşünme kabiliyetimiz falan var. Neden kullanmayalım yani o beyni nadasa mı yatırdık ne yaptık? O insanı hayatından çıkartmışsın, karşı taraf istemiş istememiş o ayrı ama acıklı bir yolla çıkartmışsın ve zerre umut vermemişsin giderken. Tamam yaptın bir bok ama haklı sebeplerin vardı, farklı yollardan devam ettiniz. Farklı yollara dağıldıktan ve karşı tarafın kendi yolunu bulmasına izin verdikten sonra senin yolun çakıllandı diye onun asfalt döktüğü yoluna neden tekrar göz koyuyorsun? Haftalar/aylar/yıllar sonra tekrar konuşma çabaları, git dedikçe daha çok gelmeler, istemiyorum dedikçe daha bir üstüne gelmeler, işi abartıp aleni yavşamalar, sorunun ne senin yani? 
Hadi sen empatiden nasibini almamış, doğuştan hasarlı bir hilkat garibesisin, karşıdaki adam gerizekalı mı peki? Zorla tükürttüğünü ve hatta kusturduğunu tekrar yalar mı o adam veya yalamak zorunda mı? Git dedikçe geliyorsun ve hatta psikolojik baskı kurmaya çalışmak yoluyla tekrar sana gelmesini sağlamaya çalışıyorsun falan da adam mecbur mu yani gelmeye? Belki harbiden bitmişsindir onun kafasında olamaz mı yani? Seni o insanın mevcut egonu kabartsın diye yaratılmış bir varlık olduğunu düşündürmeye iten şey ne? Neyin kafası bu hakikaten merak ediyorum. Ben de terkettim, ben de acı çektirdim, sonrasında ben de yalnız kaldım falan ama asla sırf canım sıkılıyor diye, egom değer kaybetmeye başladı diye, yalnız hissediyorum diye gidip o zamanında üzdüğüm adamı tekrar beni düşündürmeye çalışmadım. Egom yerine gelince gene giderim çünkü sadist miyiz bu kadar yani? "Bir ben önemliyim, öteki ne olursa olsun yarın ben iyileşince gene siktir olur giderim. Sonra o sağ kalır umarım ama kalmazsa da çok da fifi ve ben de elbette her halükarda selamette olurum. Bir de yalan sıkarım 'bir hataydı şu son olaylar, lütfen unutalım ve hatta ben unuttum bile.' derim ama asla da unutmam aslında. Lanet olsun ya çok güzelim/yakışıklıyım onca zaman sonra gene ayarttım alkışlar bana obaa nihahah" diyebilecek kadar alçalacak mıyız yani cidden? Bu özgüveni sağlayan nedir yani harbi anlamıyorum.

Bir bilen varsa açıklarsa sevinirim. Bunu yapanınız varsa burada "ben yapmıştım bunu" demez elbette bunca laftan sonra ama cevap kısmına anonim yazma opsiyonu da var nihayetinde. Havsalam almıyor, harbiden merak ediyorum bu sorunun cevabını. Söyleyecek iki kelamı, "ama onun da şusu busu vardır bir de şöyle bak" falan gibi bir lafı olan varsa lütfen çekinmesin. Meraklan bekliyor olacağım. Çok doldum, sizlerle de olayı paylaşmak istedim. Hala beni ikna edebilecek, düşünemediğim mantıklı bir sebep olabilir mi diye size soruyorum canlar. Varsa bir bileniniz, bir fikri olanınız buyursun söylesin. Yoksa da bu şahısların yatacak yeri harbiden yok demektir, hayatta başarılar diliyorum hepsine teker teker. Birilerinin iyi dileklerine ihtiyaçları var zira bu saatten sonra. Çav canlar. Bir sonraki yazımda yeni sitemde görüşmek dileğiylen, esen kalın! :)

15 Eylül 2011 Perşembe

The Terminal

Bu yazıyı sizlere dün akşamüstü saat 18.00 sularında Barcelona havaalanından yazdım, lakin havaalanında internet olmadığından ötürü o esnada yayınlama yapamadım. Şimdi nihayet İstanbul'dayım ve işte yazım :)


Selam olsun size sevgili okurlar, bugün yine size Barcelona dolaylarından sesleniyorum. İstanbul'dan seslenmek istemiştim halbuki bu gece, lakin zalim felek izin lutfetmedi malesef d: Aslında plan Almanya'ya kadar gidip oradan geri dönmekti ancak böbrek taşı çok boktan hastalık, hiçbirinizin başına gelmez umarım. Sancı içinde kıvranırken gezmek pek kolay olmuyor... Neyse ne diyorum, sonuçta uçak biletimi aldım. Bu akşam itibariyle biricik memleketim İstanbul'a dönecek, bu geceyi özlediğim sıcak yatağımda geçirecek ve uzun zamandır yemediğim, yiyemediğim kadar çok ev yemeği yiyecektim. Akşama her ne kadar gecikmiş olsam da özetleri derleyerekten Kuzey&Güney'e başlayabileceğimi (yurop coğrafyasında malesef Türk kanalı çekmiyor), tıradişınıl birşeyler yapıp hasret gidereceğimi falan düşünüyordum. Hayaller, umutlar falan büyük yani. 17.30da uçağım vardı, saat olmuş kaç.. Peki ben size haaaaaalaaaaaa neden Barcelona'dan sesleniyorum? Çünkü havaalanında mahsur kaldım, hem de hangi pek süper sanılan havayolu şirketi yüzünden?! Törkişeyırlayns!


Şimdi hikayeyi başa sarıyorum. Biliyorum hepiniz için şuan içinde bulunduğum trajikomik olay daha bir merak uyandırıcı ama bir sonraki yazımda gezi izlenimlerimden devam edeceğimi yazmıştım, o yüzden kaldığım yerden devam ediyorum. 


Efendim benim oldum olası hep bir İspanya hayalim, rüyam falan vardı ve hayallerimin başkenti elbette Barcelona idi. İspanya'yı, kültürlerini, müziklerini, dillerini, her boklarını merak ediyordum. Havaalanında mahsur kalmayı hayallerime dahil etmemiştim tabii ki ama biricik başbakanımız buyurdu diye "Sen Vicky'sin, büyük düşün!" dediyidim kendi kendime, demek ki bu kadar büyük düşünmemek lazımmış ters tepiyor fazlası demek ki... Neyse evet olay bu değil tabi, beklentim büyüktü yani. Her karışını, her haltını merak ediyorum falan öyle bir hadise. Sonunda büyük gün geldi çattı, kendimi Barcelona'da buldum. Kaldığımız hostel tüm gezi boyunca kaldıklarım arasında en iyisiydi. Ama sorun şu ki, fazla iyiydi. Hostel huzurun adresi gibiydi, şehre uzak ama inanılmaz huzurlu. Sanki kötü hiçbir şey olamaz gibi, yemekler hoş, hizmet iyi, odalar temiz, bir sürü biz gibi turist adamlar, yeni kültürler, havuzbaşı, halay başı falan derken bir de şehre o kadar uzak olunca insanın şehre inesi gelmiyor! Rahatın fazla iyi çünkü :) Tek problem ordan burdan fırtlayan yaban domuzlarıydı, ama dağın başında kalmayı kabullenince doğal yaşamın getirdiklerini de kabullenmek zorunda kalıyor insan. Hostel sınırları içine girmedikleri sürece kenardan geçmelerine karışılamıyor malesef.. d:


Neyse sonrasında pek tabii ki şehre de indik. Lakin fazla büyük düşündüm diye mi yoksa o kadar da matah yer değilmiş diye mi bilmem, hayal kırıklığı yaşadım. Fazla şehir bir şehir desem yanlış olmaz. Tarihi bir dokusu, kültürel bir tadı yok. Haritaya muhtelif sayıda renkli bina çizmişler, bir heves gidiyorsun falan ama hepsi betonarme boyayla süslenmiş falan binalar. "Eeee?!" diyor yani insan. Yani sanki adamlar "Yahu caaanım memlekette hiç haritaya konulası, turist çeker falan bir yapı yok, napsak 3-5 bina dikelim belki turist gelir demişler adeta. Tuhaf gökdelenler, acayip renklerde binalar ve sırf turist gelsin abuk bir model olsun diye 1800bilmemkaçtan beri bitirilmeyen ama onca vinçle kamyonla falan az sonra bitecekmiş izlenimi verilmeye çalışılan ve bitmediği halde içine girmek için bir ton para istenen kilise-katedral karışımı bir yer. Evet Barcelona'nın olayı bu! Yani Roma gibi bir deneyimi yaşadıktan sonra Barcelona'daki görülesi mekan olarak ifşa edilen mekanları görmek ciddi anlamda hayal kırıklığı yarattı bende. Ha bir de Nou Camp var elbet. Eril ırkın ilgisini en çok çeken yer orası, ama asla bir futbol fanatiği olamadığım gibi; yine adı geçen stadyumun da aslen Avrupa'nın en büyüğü olmak dışında bir numarası yok. Bir tarihsellik yok yahut amaçsal bir enteresan durum yok. Yani stad dediğin şey Türkiye'de de var. O kadar büyüğü olmayabilir ama işlev aynı nihayetinde. Erkek olsam safi stad için hayatta gitmezdim onca yolu o konudan eminim.


Ha sonrasında mimarisini geçtim, damak zevkime de hitap edemedi malesef. Fazla baharatlı, bol domuzlu ve kalamarlı falan... Tabi bu sahne yaşanırken lanet böbrek taşım yüzünden inanılmaz mide bulantısı ve karın ağrısı çekiyor olmam da bu kanıya varmamda etkili olmuş olabilir. O da ayrı mesele ama yine de sevilesi görünmedi diyebilirim. Onun dışında sokakları kokuyor. Evet Barcelona'nın göbeği Plaça Katalunya kokuyor efendim! Diğer yerler de kokuyor ya orası ayrı kokuyor cidden. Kimi sokak lağım kokuyor, kimisi yanmış yağ, kimisi aşırı baharat kokuyor, kimisi de egzoz kokuyor, ama illa kokuyor yani sonuçta. İstanbul temiz memleket diyemem ama en azından 4 1 yanımız kokmuyor yani bence karşılaştırılınca şahane özellikmiş, bir yerden sonra insan kokudan kaçacak delik arıyor zira. 


Bir başka ilginç özellik, Barcelona'nın tamamı örümcek ağı misali bir metro ağı ile döşenmiş. Fakat problem şu ki, metro hattı örümcek ağına gerçekten de benziyor, öyle karmaşık ki bakarken gözü yoruluyor insanın. Ve yine öyle karmaşık ki bizatihi Barcelona sakini, ömrünü orda yaşamış adam bile hangi metronun nereye gideceğini yahut bir yere gitmek için hangi metroyu kullanmak gerektiğini bilmiyor. Yani aslen biz gelene kadar uzayda yaşıyorlardı da biz gelince mi bir anda gölgelerin içinden çıkıverdiler bilmiyorum ama İspanyollar da hangi kapının nereye çıkacağından haberdar değiller ki bu aslında çok sinir bozucu bir durum. Deneme yanılma yoluyla öğrenmeye çalışırken uçağı kaçırıyor ve üstüne 25€ da taksi parası ödüyorsunuz... Neyse buraya sonra gelicem demiştim.


Son hayal kırıklığım ise İspanyol erkeklerinden yana oldu. Bu da yine ciddi hayal kırıklığı zira bu konuda da büyük hayallerim vardı. Pique ile karşılaşmayacağımın farkındaydım ama hiç değilse Piquemsi tipler falan beklerdim etrafta, olmadı. İki tip İspanyol erkeği var aslen; birinci opsiyon çirkin erkek. Ama bildiğin çirkin yani yüzüne bakılmayacak erkek. İkinci opsiyon ise içgüveysinden hallice ile yakışıklıya yakınsama arasında gidip gelen erkek. Bu ikinci grup erkek tek başına görülse yüzüne bakılabilir, düşünülebilir falan bir erkek aslen ancak bunlar da tekil gezmiyorlar. İçgüveysinden hallice ile yakışıklıya yakınsayan birlikte geziyorlar, zira ilki aktif ikincisi ise pasif gay! El ele geziyor, orada burada öpüşüyorlar. Erkekten soğudum Barcelona sokaklarında. Hemcinslerimi de birbiriyle yiyişirken görmek sinir bozucuydu ama üzerinde düşünülebilir hedef kitle olarak görülen tüm Rodolfolar ve Antoniolar gay olunca cidden asap bozucu oluyor bu durum. Neyse ki hostelde eve alıp heykel niyetine bakmalık bir mobilya olarak bile işlevsel olabilecek hoşlukta bir adet Fransızımız, hayli yakışıklı ve malesef aslan burcu bir Avustralyalımız ve her haliyle can denilebilecek bir İngiliz/Romanya kırmamız vardı. Hostel her türlü daha çekiciydi yani, gerek maddi gerekse manevi açıdan :))


Fransız çocukla iletişimi karşılıklı bakışıp sırıtmaktan öteye bir sürahi problemi haricinde malesef çıkaramadık. Aslında problem ailesiydi. Kabile halinde gelmemiş olsalardı eminim muhabbet ortamı olurdu ama anası, babası, danası, bir türlü rahat bırakmadılar çocuğu! Tam konuştuk konuşucaz derken ortaya çıkan multi canayakın, konuşkan, yakışıklı ve kültürlü Avustralyalı ile muhabbete dalınca bizim Fransız bizi gördü. Sen onca zaman dur dur dur, yalnız kala kala o gün kal evet çok mantıklı... Neyse o andan itibaren de sırıtmak şöyle dursun, suratıma bile bakmadı malesef. Ah bebeğim dedim kuş uçtu uçacak Ahmet dedim duymadın, tutaydın kaçar mıydım ben hiç dedim, senden gayrısı yok bana dedim, lakin adam Fransız. Anlamadı elbet ki. d: 
Avustralyalı da aslan burcu çıktı, tahmin etmeliydim aslen. Bir anda patlak veren böylesi iyi anlaşma, kan kaynama durumundan aslan olduğunu çakmalıydım. Aslan zaafımı yendiğim, bir aslanı da inanılmaz itici bulduğum gün hayatımdaki bir imkansızı daha başarmış olmanın verdiği sevinçle başımı arşa değdirebilirim eminim! Neyse Avustralyalıyla da baya iyiydik, ama bugün uçak için hostelden ayrılınca onunla da saadetimiz uzun sürememiş oldu. Kırma İngiliz de oda arkadaşımdan hoşlandığı için onu da öyle elemiştik. Her neyse nihayetinde gene ne varsa Türk erkeğinde var Polyannalığı ile hiç değilse vatan hasreti bitecek diye umutla hostelden ayrıldık. Lakin çilemiz malesef henüz bitmemiş, daha çarpışmam gereken bir Törkişeyırlayns varmış.


Efendim dediğim üzere Barcelona metro sistemi çok sikko. Bir türlü yerini bulamıyorsun. Biz de bir oraya bir buraya derkene uçağa bir buçuk saat kala yanlış yerde olduğumuzu ve halimizin umutsuz olduğunu farkettik. İlk bulduğumuz taksiye binip yola çıktık. Avrupalı insanlar trafiğe pek saygılı. Bu durum Roma'da da özellikle ilgimi çekmişti. Yaya geçidinde tüm arabalar duruyor misal. Hiç Türk işi hal değil. Trafik kurallarına 1e1 uyuyorlar, alışılmışın dışında. Nitekim Barcelona'lı taksici de itina ile tüm kırmızı ışıklarda, yaya geçitlerinde ve kavşaklarda durdu. Yanlışlıkla geçtiği bir kırmızı ışık dolayısıyla bizden özür diledi, ben ise içimden nereden geldiğimizi, bizdeki taksicileri bilsen şu yaptığın hızdan utanırdın diye geçiriyordum. İsmail Yk'nın şarkısında "bas gaza aşkım bas gazaaaa" diye ciyaklayan kızı o an hissettim, ruh halini idrak ettim. Yavaş bir yolculuğun ardından uçağın kalkmasına 45 dakika kala havaalanına yetişmeyi başardık.


Amerikan filmlerinde hep son dakikada havaalanına yetişen yolcu uçağa binmeyi başarır ya, "Benim daha 45 dakkam var oh ki!" modunda rahatım yerinde hareket ediyorum. Fakat Allahın belası Törkişeyırlayns kendi kendine getirmiş olduğu lanet olası bi 9-5 mantığı dolayısıyla olsa gerek, 17.30 uçağı için son check in işlemini 16.30da kapatmış. Yani 15 dakika önce adam kapatmış dükkanı. Yalvardık, yakardık, mağduruz dedik, internette böyle değildi dedik, nolur bişi yapın 5 dakkanızı almaz dedik, daha uçağa 45 dakka var dedik, olmadı. Gerzek karı "ay hev nating tu duuuu" dedi durdu 10 dakka boyunca, uçak girsin bi tarafına dilekleri ile oradan ayrıldık, yarın öğlen 12 uçağına ertelettik biletleri ve üstüne bunun için 70er € fazladan verdik, 25€luk taksi muhabbetimden bahsetmedim bile. Evlat acısı gibi. Saat hala 19.16, check in 10.00da başlıyor. Bir sefil gece daha beni bekliyor sevgili okuyucularım. Bana şans dileyin, yeni yazımda artık niiihaaaayeettt İstanbul'da olabilmeye dair derin temennilerle öpüyorum hepicinizi, çav canlar!

11 Eylül 2011 Pazar

Seyahatnameler

Selam size sevgili izleyicilerim, sizlerle bugün bir farklılık yapıp Barcelona dolaylarından buluşuyorum. Dünya sandığımız kadar büyük değilmiş, konseptim bu yönde olsun istedim d:


Evet ne diyorum, Barcelona'dan yazıyorum. Bir haftadan fazladır o ülke senin bu ülke benim geziyorum, sıla hasreti içinde kavruluyorum, vatan toprağı gözümde tütüy-- Neyse evet bu değil tabi aslen demek istediğim. :D Dünya sandığımız kadar büyük değilmiş sadece, yahut benim sandığım kadar değilmiş. İstanbul'dan yola çıktım, Yunanistandı, İtalyaydı, Fransaydı derken şimdi de güzide memleket İspanya'dayım. Her karışını gezmedim elbette ama hepsinden önemli yerleri gezdim, bir dek atladığım Paris var ki onu da dönüşte yapacağım ama sonuçta tüm bunlar yaklaşık 8 günümü aldı. Hep daha büyük hayal etmiştim sanırım. Başkalık hayal etmiştim bir de. Yüce filozof Nihat Doğan'ın da bahsettiği üzere benim koyunum Avrupa'nın koyunundan başka baksın istemiştim yahut Avrupa'lı koyun daha bir Avrupa'lı olsun istemiştim. Koyun her yerde koyunmuş ama canlar! Bizim evin orada bir zeytin ağacı vardı, şuan tam karşımda Barcelona'da da bir zeytin ağacı var, ben bir fark göremedim. Salak mısın ne beklediydin yani de diyebilirsiniz tabi ama insan daha bir başka umuyor sanki. Şehirler çoklukla farklı ama, o açıdan mutluyum elbet. :) Ama bir Yunanistan'dan fazla şey beklememek lazımmış cidden onu da görmüş olduk.


Neden dedim ben bunu? Efendim Yunanistan'ın çoğu yerine teşrif edebildim, misal Komotine yahut bizim bildiğimiz adıyla Gümülcine 1e1 Çanakkale. Hani nerede olduğuma emin olmasam, abuk alfabeyi falan görmesem Çanakkale'deyim diyebilirdim o derece benzer. Atina desen İstanbul gibi. Beyoğlu ile Sirkeci arasında gidip gelen bir yapısı var. Ha beğenmedim mi? Beğendim elbette güzel şehir, ama farklı değil. Bir İtalya değil misal, tırnak olamaz. Bir de Patras adında sahil şehri var ki mecburi istikamet olmasa asla gidilmemesi gereken bir yer gibime geliyor. Adriyatik üzerinden İtalya'ya giden gemiler Patras'tan kalktığı için mecburi olarak gidiliyor. Onun haricinde pek seveni olduğunu sanmıyorum. Çok sarı bir şehir. Toprak sarı, evler çatı dahil sarı, gökyüzünde toprağın tozu dolayısıyla sarı bulutlar dolaşıyor ve denizde dahi sarının etkisi var. Hiç benlik diyemem. Öte yandan Yunanistan ekonomik sıkıntıda diyedursun bir takım insanlar, halk baya bolluk içinde yaşıyor. Sefillik çeken devletin kendisi bence, halkın refah düzeyi hayli yüksek. Enteresan bir skalası var. Türk nüfusu sanılandan çok çok az, onca yerini gezdim 1 tane Türk bulamadım. Öyle de abuk. Gümülcine Türk mahallesi tadında gerçi, ama bizatihi tanışma yahut karşılaşma şansını Yunanistan'ın hiçbir kentinde yakalayamadım.


Sonrasında hayli acıklı bir Ankona yolculuğu vardı. Patras-Ankona arası gemi yolculuğu yaklaşık 22 saat sürüyor. Mavi hiçliğin ortasında garip duygular kaplıyor insanı. Çok küçük gibi, sonsuzluğun içinde kaybolmuş gibi, bir daha kara göremeyecekmiş gibi, filmlerde "kara göründüüüüü" diye bağıran sevinen insanları falan çok rahat anlayabiliyorsun 22 saatlik mavi hiçliği yaşayınca. Fena şeymiş, vapura bile bir dönem binmesem iyi gibi geliyor. Kara yolculuğu candır dedim 22 saatin sonunda :D Yolun sonundaki Ankona ise sevimli bir İtalyan sahil kasabası, emeklileri mutlu edebilecek cins. Ben tercih etmem, ama mutlu ededebilir yani aslında başka başka insanları. Benim şehrim Roma oldu şimdiye kadar, Roma bambaşka bir deneyim.. :)


Roma'ya vardığımızda 22 saatlik gemi ve ardından gelen 2 saatlik tren yolculuğunu tamamlamış, ölgün ve bitkin haldeydim. İstasyonda dost canlısı Lübnan asıllı bir İtalyan vatandaşı hostel sahibi bizi buldu ve bize hostel önerdi. İnsan durduk yere yanına yaklaşan insanları yadırgıyor başta, pek Türk işi değil malum düşününce, ama Avrupa'da işler başka ilerliyor. Normal bir vakıa imiş, bunu da görmüş olduk. Neyse velhasıl kelam, Roma'da rüya gibi bir 3 gün 3 gece geçirdim. İtalyan insanı inanılmaz sıcak kanlı, yardımsever. İngilizceleri çok iyi diyemem ama yardım etmek için seferber oluyorlar. İşaret dili elbette her yerde en büyük yardımcı :) İtalyan pizzası da gerçekten denenmesi gereken bir tat bence. Hamuru çok farklı, sosları, herşeyi değişik. Öte yandan aynı şeyi makarnası için söyleyemem, bence Türkiye'deki makarnalar da gayet hoş. Özel bir cazibe bulamadım. Giderseniz pizzaya odaklanın :D Onun dışında arabaları inanılmaz küçük. 4 kişilik araba kültürü İtalya'da, en azından Roma'da pek rastlanan iş değil. İki kişilik mini mini arabalar her yerde, motorlar ise arabalardan bile çok. 7-70 herkeste bir motor, enteresan cidden... Sonrasında İtalya gerçekten de ortaçağ mimarisini büyük bir ihtişamla yansıtan bir şehir. Kafanızı çevirdiğiniz her yer bir tarihi eser. Devasa tapınaklar, şelaleler, dikilitaşlar insanı büyülüyor. Basit bir marketin bile tavanında sanat eseri resimler var desem ne demek istediğimi anlarsınız sanırım :) Vatikan zaten bir sanat abidesi. Çatısına ulaşmak benim gibi klostrofobisi olan insanlar için daracık havasız merdivenleri ile ölüm gibi ama tepeye ulaşıldığında manzara çekilen çileye değiyor...


Venedik büyük ve turistik bir köy. Köy diyorum çünkü evler, yapılaşma, sokaklar her yerde bir köy havası var. Tek bir kara taşıtı mevcut değil, arabayı motoru falan geçtim, bisiklet dahi yok. Yalnızca kayıklar ve feribotlar var. İnsanların evlerinden araba garajı yerine tekne garajı var, alışılmadık bir görüntü :) Şirin bir yer ama çok pahalı. Venedik-Barcelona arası uçak almaya kalksanız 40€ iken, Venedikte 50 metrelik bir su yolunu deniz taksi ile katetmeye kalktığınızda 50€ istiyorlar. Cidden dudak uçuklatır pahalılıkta. Hosteller de keza aynı cins, kalmanızı tavsiye etmem. Zaten küçük bir yer, bir günde bitmeyecek yer değil. Ha ben sevgilimle gidicem romantizm yapıcam falan gibisinden fikirleriniz varsa orası başka tabi, o zaman da paralı gidin canımcıklarım ;) Milano pahalı ve lüks bir şehir, Genova çok gelişmiş keza ama mutlaka görün diyemem daha opsiyonel yerler bana kalırsa. Vaktiniz ve paranız varsa olayı yani. Çok param olunca bir gün Milano'ya sırf alışveriş için gidicem ama orası da net tabi ahahah :D


Sonrasında size biraz da güney Fransa'dan bahsetmek istiyorum. Fransız halkı genel olarak tam da bilindiği üzere faşizan bir halk. İngilizce konuşulmasından hoşlanmıyorlar, turislerden de pek haz ettikleri söylenemez. İngilizceyi hepsi biliyor, ancak hiçbiri asla konuşmuyor. İngilizce sorulan soruya anlaşılmadıklarını bile bile inatla Fransızca cevap veriyorlar. Hoş değil sevemedim o halkı, ondan mıdır bilmem ama güney Fransa'yı da sevemedim. Nice tatil cenneti, ama parası olanlar için. Hollywood filminden fırlamış gibi sokakları var. İnanılmaz lüks evler, arabalar ve muhteşem bir deniz manzarası. Ama insanları inanılmaz soğuk, arabasız pek gezen de yok zaten. Zengin mahallesine düşmüş istenmeyen insan hissi uyandırdı bende, ama dediğim gibi doğal güzellikleri muazzam haksızlık etmemek gerek. Nice-Barcelona arasında bir de zorunluluk dolayısıyla Montpellier de kalmak durumunda kaldık. Şirin öğrenci kenti aslen ama gece güvenli olduğunu söyleyemem. Hostelleri inanılmaz pahalı, en kıytırık hostel gecelik kişi başı 60€ istiyor ki içine kahvaltı bile dahil değil. Kalacak yeriniz yoksa ve mecbur değilseniz gitmenizi hiç tavsiye etmem. Sokakta kalmak zorunda kalıyorsunuz ki dediğim gibi geceleri sokak hiç güvenli değil. Ayyaşlar, tinerciler ve hırsızlar kol geziyor. Neyse ki biz kendimizi kurtaracak bir şans elde etmeyi başardık. Ortadoğu kültüründen fersah fersah kaçarken, Montpellier de en çaresiz anımızda yardımımıza Cezayir'li polisler yetişti. Onları bulamasak napardık bilmem.. Roma'da da en büyük yardımcımızın Lübnan asıllı olması ve bize tanıştırdığı diğer insanların da birinin Arap bir makine mühendisi, diğerinin ise Dubaili bir manken olması da cidden ironik yine :)


Ve bugün meşakatli bir yoldan sonra Barcelona'dayım, henüz gezme fırsatım olmadı. Buraya kadarki yolumda en sevdiğim, en yaşanabilir dediğim yer Roma.
İtalyan erkeklerinin de yine gezdiğim tüm bu yerler arasında açık ara farkla önde olduğunu söylemeliyim, Fransız erkeği halt etmiş halt! :D Roma bu yönüyle hem damağa hem göze, hem de gönle hitap eden bir yer, aman kaçırmayın :) Ha sorarsanız İstanbul'dan güzeller mi? Hangi güzel? İstanbul'dan güzel değil hiçbiri. Belki alışmışlık yada belki de sılada faşizan duygularım kabardı o da mümkün. :D Ama İstanbul'u hiçbirine değişmem sanırım. İkinci bir ülkede başka bir evim olabilecek olsa orası kesin Roma olurdu ama İstanbul da kolay vazgeçilebilir değilmiş, Avrupa başka ama benim koyunum olmasa da İstanbul'um da başka bakıyormuş onu anladım :)


Neyse seyahatnamemi şimdilik burada kesiyorum. Bir sonraki yazıma kadar ciao belle canlar! 
p.s: ciao lafının bu kadar sevimli olduğunu İtalya'ya gidene kadar hiç farketmemiştim :)



31 Ağustos 2011 Çarşamba

"Ah o eski bayraml--" Hayır ya yeni bayram sistemi olsun!!


Ne zamandır yazmamışım canlar, şu ayı kapatmadan bir şeyler daha yazmak gibi bir fikrim vardı ve insanlar da elime konu vermekte hiç zorlanmadılar sağolsunlar. Şu hangi kelimelerle kutlayacağımıza bir türlü tam olarak karar veremediğimiz güzide 30 Ağustos 2011 gününde insanlar bir kez daha zorlama samimiyetleri ile beni hiç şaşırtmadılar. Şimdi ne diyorum ben? Konuya geliyorum evet bekleyin.


Şimdi öncelikle neydi dünün numarası? Hem Ramazan Bayramı, hem de Zafer Bayramı ki bu da insanları resmi bayramlardaki "bayramınız kutlu olsun" klişesini mi yoksa dini bayramlardaki "bayramınız mübarek olsun" klişesini mi seçmesi gerektiği konusunda hayli ikileme düşürüyor. Sağcı adam dini bayrama öncelik verdiğini belirtmek için "mübarek", solcu adam resmi bayrama öncelik verdiğini belirtmek için "kutlu" kelimesini seçerken, ben kendi irdelediğim klişeler düzeninin bir parçası olmamak adına insanlara "iyi bayramlar" demeyi seçenlerdenim. orta karar, belki biraz yavşakça da bir kaçış oldu ama pişman değilim canlar! :D


Ha sonrasında bir de bayram klişeleri hakkaten beni yoran ve sıkan şeyler. En basitinden Ramazan Bayramına "şeker bayramı" lafı takılması kadar salakça bir şey yok. Bu kadar sistemin ekonomik dayatmalarına uymamak lazım, sanki Kurban Bayramında şeker verilmiyormuş da bir tek bu bayramda veriliyormuş gibi ne salak hadisedir yani? Şeker gibi bir bayram olsunmuş, o şekerler yüzünden bayramdan tiksindim! Tatlı krizi kadınsal bir olay derler ama bir de bayramsal kısmı var ki tüyler ürpertici, ama o konuya sonra değineceğim.  


Ha sonra bir başka gıcık kısım var ki bayramda herkes birbirine "Şu bayramlar da olsa görüşemeyeceğiz vallahi iyi ki var şu bayramlar" der sırıtkan bir ifade ile. Riyakarlığın böylesi... Sözde bayramlar görüşebilmeyi sağlıyor ya insanlar pek memnun bu hadiseden.. Yalan! Külliyen yalan! Ciddiyim... Be kardeşim salak mısın manyak mısın? Madem bu kadar ölüp bitiyorsun o bayramlar var iyi ki yoksa görüşemeyeceğiz dediğin elemana, neden daha sık görüşmüyorsun ki yani o zaman? Hayat mücadelesi diyorsun şimdi ama tamam haftada bir görüşme iki haftada bir görüş? Ayda bir? 3 ayda 1? Mevsimde 1? Yok.. Adam bayramdan bayrama zorrrrla görüşüyor bir de sözde bu az görüşme sistemine hayıflanıyor. Her seçiş bir vazgeçiştir canımcım görüşmemeyi kabullendiysen etrafa sevgi pıtırcığı, sosyal kelebek, sülalenin hümanisti taklidi falan yapmana gerek yok. 


Ayrıca bayramda 2134567543212345 kişi ağırlamaktan hoşlanan tek bir insan evladı da görmedim. Ha çoluğunu çocuğunu, torununu torbasını ağırlayan yaşlı dedelerimiz ninelerimiz falan hoşnut olabilir tabi. Ama takdir edersiniz ki orada onları ağırlayan kendileri değil. Muhabbet eden, el öptüren, para veren (bu kısmı malesef kendim için söyleyemiyorum kazık kadar olmuşmuşuz artık pek koparamıyoruz para, büyümek çok boktan..) falan kendileri tabi kabul ediyoruz o kısmı ama gerçek anlamda gelen misafiri ağırlayan* kendileri değil. Gelen misafiri kızlar, gelinler ve yeğenler ağırlar ki bu kitle cefayı çeken, bütün o baklavaları açan yahut açtırma parasını veren, çay taşıyan, bulaşık yıkayan, günler öncesinden evi bal dök yala hale getiren ve tüm bu azabın ardından "ah bu bayramlar da olmasa görüşemeyeceğiz" teranesini uyduran insanlardır. Yani bu insanlar aslen bayramlardan hoşlanmaz, hoşlanamaz. Giden her misafirin ardından "oh çok şükür" deyip, tam bu esnada çalan her kapı zili için iç geçip ve ardından da hiçbir şey olmamışçasına sırıtmaya çalışan insanlardır bunlar. Ne gerek var ki yani böyle yapay bir hadiseye? Hep diyorum ya; merak eden, özleyen, isteyen kendi hür iradesiyle gelir. Ayak sürüyerek insanları getirtmeye de istemeye istemeye misafir ağırlamaya da hiç gerek yok bence. 


Bir de işin tatlısal boyutu var ki o da olayın en dışı seni içi beni boyutu aslında. Efendim bayram günleri kahvaltıyı iyi etmek lazım, zira sonrasındaki bütün öğünler baklava ile oluyor. Öğle, akşam, gece artık ne zaman nereye gidersen git önüne koyulan tek gıda türü baklava, bilemedin muhtelif bir başka şerbetli tatlı türü, o da olmadı en azından şeker veya çikolata. Özü hepsinin aynı, şeker ve yağ deposu! Baklavayı sevmediğimden değil yanlış anlaşılma olmasın, ev baklavasını hele hayli severim ama her şeyin bir dozajı olmalı bence. Sabahtan akşama kadar bir insanın önüne her yarım saatte bir yeni bir baklava koyarsan ya adamın şeker komasına girmesine, ya bir günde 4 kilo almasına yahut müsait bir yere kusmasına müsade ediyorsun demektir. Ne gerek var yani bu kadar işkenceye anlamıyorum ki ne bu ısrar kıyamet? 


- Ayşe Teyzelerde de yedik Fatma Teyzecim yeter bugünlük bu kadar..
+ Ha Ayşeninkini yedin benimkini yemiyorsun yani?
- Yok Fatma Teyze şimdi biliyorsun biz sabahtan akş--
+ Hayatta kabul etmem! O baklava bitecek!
- Ama Fatma Teyz--
+ Hadi hadi çok konuşma bakiyim valla darılırım bak!
- Bugün 5. tabak ama bu yani b--
# Kızım ye işte sen de yaşlı insanları söyletiyorsun yiyiver..
- Lahavle.. Ok.


Sonra işin yoksa uğraş o kiloları vermeye... Bir şey değil dün ciddi anlamda midemi bozdum eminim yani. Gece dahi karnımda saçma bir mide bulantısı, tatlı düşüncesinden bile tiksinme hadisesi... Ciddiyim bayramlar bu kadar işkence ritüeline dönüşmemeliydi. Bayramda çoğu insan zaten aslında hiç de görüşmek istemediği, özlemediği falan insanlara sırf ayıp olmasın, hatır gönül yapmasın falan diye gidiyor. Neden yani ne gerek var? Toplaşmak için daha zevk alınan gruplar oluşturulmalı bence. Anne, baba, kardeş, dede bunları ziyaret etmek iyi de hala, dayı, amca, teyze, yenge, enişte, üvey hala, komşu teyze, beriki amca, öbürkü abla falan derken sonu gelmeyen bir liste oluşuyor. Hem ziyarete gelen hem de ziyaretçileri ağırlayan için işkence. İnsan insana bunu yapmamalı lan! Valla sinirleniyorum...


Neyse böyle yani canlar, kendinize iyi bakınız. Mucki, çav! :)

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Abartılmış bahçe muhabbetleri

Yaşlı olmak zor şey lan... Sıkıcı aslında daha çok. O kadar sıkıcı ki ota çiçeğe, börtüye böceğe falan sarıyorlar. Bizim emekli karşı komşular var bahçeye dikmişler birkaç dal ot, içinden rengi yavaştan kırmızıya dönmekte olan ping pong topu büyüklüğünde tek bir domatesimsi baş göstermiş, sabahtan beri tüm diğer emekli komşularla bunun muhabbetini yapıyorlar. Ve evet, malesef yazlıklar genelde emeklilerle dolu oluyor, lakin şans yaver giderse ara sıra bazı bazı birkaç yakışıklı torun da buralara damlayabiliyor ve biz de oradan nimetleniyoruz. :D Bu tamamen konu dışı oldu diğğğmi? Neyse hemen toparlıyorum canlar. Öhöm öhöm! Evet ne diyorum; hayır ama olay hakkaten çok komik. Hani o domatesimsi şey sanki bir domates değil de bir evlat, bir torun falan öyle bir iştahla anlatıyorlar. 


- Sizin biberler çıktı mı komşuuu?
+ Çıkmadı daha yahu her gün de suluyorum halbuki nedendir anlamadık...
- Yaaa demek sizinki çıkmadı... Yazık... Burada kesinlikle küçümseyici ve kendini bir şey sanan bir ses tonu var. 
+ Sizin domates ne oldu?
- Bizimkii? Ahaha! Bizimki tabiiiki çıktı! Hem de kızardı komşucuğum biz çok iyi bakıyoruz ona..! Gören de biricik domatesini Robert Kolejine yolladı, sonra Koç Üniversitesine yolladı, sonra da Amerikalara master a yolladı, okuttu adam etti, şimdi de kendi statüsüne uygun bir gelin/damat arıyor falan da biberi bu izdivaça münasip görmedi sanacak öyle de bir havası var...
Bu noktada "Bizimkini de Cambridge'e yolladık ama hayta çıktı işte napcan" bakışı. Biz bakmıyor muyuz ayol.. A-aa.. Pes! Eh bir denetirsin o zaman bize de?
- Burada domatesçi telaşlanır zira ortada tek bir domates vardır onun da yenmesi için iki asır daha kızarmasını bekleyecekler... Ehemm! Eee... Oladabilirmikiacaba ben bi bey ile konuşayım!


Sabahtan akşama kadar domatesler, biberler, kasımpatılar ve arka taraftaki erik ağacı üzerine derin sohbetler ve kimin daha iyi bahçeci olduğu mevzusu üzerine hararetli açık oturumlar yapıyorlar. Birbirleriyle tohum, gübre, aşı, bakım falan yarıştırıyorlar o derece yani. Hayır yani anlıyorum bir yaştan sonra ne insanın habire gezecek enerjisi ne de gezme merakı kalıyor, canı bir şey yapmak yahut bir yere gitmek istemiyor, yapılacak işler konuşulacak konular falan daralıyor bu noktayı kesinlikle anlıyorum. Sonrasında kendilerinde anlatacak şey olmadığından ötürü çoluk çocuk, torun torba, gelin damat falan anlatıyorlar onu da anlıyorum. Domates nedir arkadaşım? Kasımpatı nedir yani bir silkinin ve kendinize gelin! 


Birinin çiçeği az güneş gördü açmadı, öbürkününkinin tesadüf toprak iyiymiş iki dal sebze çıkarmış, beriki tammmm açtııımmm diye bağırırrrrrrr- fazla sudan ölmüş. Tüm bu vakıaları adeta bir madalya yarışı gibi tutuyorlar. Hakkaten yaşlanmak zor, yaşlanmak korkunç valla bak. Bir gün ben de akşam sefalarımdan iki tanesi akşamleyin benle sefa yapmadı diye neden ki acaba diye, sebebi bulmak için kendimi telef eder aklımı bununla bozarsam bütün bir hayatımı boşa geçmiş addedeceğim. En acıklı anlarımdan biri olacak yani eminim. 
Tanrı hepimizi meşgalesizlikten korusun canlar! Baba, oğul ve kutsal ruh adına! Amen!


Ha şu da size armağanım olsun izleyin, bahçedeki çiçeği tam açacakken son anda ölen komşunun ifadesi bu veletle 1e1 aynı ;) Çav canlarım! :D


http://www.youtube.com/watch?v=AQ3xtaF7FjA

26 Haziran 2011 Pazar

Bİz kızlardan sİz erkeklere tavsİyeler...

Ne zamandır genel geçer bir konsept dahilinde yazmıyordum, bugüne kısmetmiş sayın seyirciler! Çok yoğun bir hafta geçirdim, bol düşünmeli sorgulamalı, ölçmeli, tartmalı falan; nihayetinde bir kısmı genele hitap etmekle birlikte özellikle erkek izleyici kitlemin bu düşünselin ganimetlerinden yararlanması gerektiği kanaatine vardım. Sizlere kız dilinden birkaç tavsiye vericem bugün. Yapılması ve yapılmaması gerekenler üzerine kız gözünden birkaç nasihat; dikkatli okuyun bence ;)


Yapılmaması Gerekenlerden başlarsak daha kolay olur diye düşünüyorum;


1-) Tutamayacağınız sözler vermeyin! Evet en hasta olduğum özellik bu, o yüzden bundan başladım. Bunu aslen kadın da erkek de yapabilir ama genelde verilen sözlere kanma, inanma falan gibi özellikler hatun kısmısında daha baskın karakterli olarak ortaya çıkar. O yüzden sözüm genele olmakla beraber özellikle erkek milletine; tutamayacağın sözü verme arkadaşım! Yazıktır yahu bol keseden atıyorsun, inanıyor o insan sonra. Sonra yürümedi, olmadı, gitmedi bitsin diyorsun. Hayır kızdığım şey kesinlikle yürümemiş olması yahut söz veren elemanın terk etmesi falan değil. Kızdığım şey insanın karşısındakine gerçekleştiremeyeceği hayallerin gerçekliğini vaat etmiş olması. Umut enteresan şey. Umut insanı yaşama bağlayabileceği gibi, hayattan soğutabilir de. Duruma göre değişir. Verilen sözlerin tutulmaması, herşeyin havada kalması, tam bu kez oldu derken bir anda hayatının elinden kayması kadar rezalet bir olay yok. Gerçekleştirebileceğinize inanmadığınız sözler vermeyin, yarın bir gün o insanın ahı sizi bulur zira.. Bu faaliyeti gerçekleştiren azınlık hatun cemiyetine de gitsin bu lafım, yaranız varsa gocunun canlar...


2-) Yalan söylemeyin. Her iki cinse de geçerli bu kural. Akını karasını toz pembesini cart pembesini anlamam ben yalanın. Çok insan da anlamaz keza. Yalan yalandır. Yatsı gelince ortaya çıkar, sonra onca uğraşla kazandığın güven küçücük bir hatayla yerle bir olur. Gerek yok. Çoğunlukla gerçeği açıklamak yalanı uzun süre gizli tutmaktan çok daha kolaydır zaten. Doğru yoldan şaşmayınız. 


3-) Aldatmayın. Bu da yine evrensel kural. Bir ilişki bitmişse kafanda ayrıl gitsin arkadaşım uzatmak neden? Yedekçilik yapmak da nedir yani sana yapılsa sen birinin yedek klübesinde olduğunu bilsen hoşuna gidecek mi? Bir adam ya as kadrodadır ya değildir. İlk as kadrodan bir oyuncu çıkarmadan yedek klübesine başvurulmaz. Sen çıkar oyuncuyu sonra sıra yedeklere gelir. Bir maç esnasında kural olarak belirlenen sayıdan fazla oyuncu oynatılmaz. Aksi halde karşı takım da sahaya yeni adam sürer. Bu da bence aslen başta çakallık yapan takımın istediği bir şey değildir.


4-) Çiviniz hala duvardaysa başka çivi çakmayın. Başka yere çaktığın ikinci çivi eski çivinin varlığını etkilemez. Yeni çivi başta cicili bicili görünür ama zamanla eskisinin de varlığını hala sürdürdüğü farkedilir. Bu noktada ilişki çıkmaza girer, sonunda da biter. İçinizden atamadığınız birilerini unutabilmek için başka birilerini maşa diye kullanmayın. O görev sizin göreviniz. Nasıl ki siz aşık oldunuz bir gün bir zaman, unutmayı da kendiniz becereceksiniz. Kimse kimseyi unutturamaz, insan isterse kendisi unutur. Boş masallara kanmayın, kimseyi de kullanmayın.


5-) Eskiyle yeniyi karşılaştırmayın. "Begümsu şöyleydi, böyleydi, aman da ne çifkefti, böyle de beceriksizdi, ama sen böylesin, sen daha iyisin hatta süpersin aşkım!" Bu cümle bir kızı mutlu etmez sayın erkekler! Aynı cümle kalıbı size kullanılsa ne düşünürsünüz? Kızlar Begümsu'dan iyi oldukları için değil kendileri oldukları için sevilmek isterler. Begümsu'nun lafı hala ortalıkta geziyorsa Berkecan hala Begümsu'yu aşamamış demektir. Bunun da iltifat olduğuna inanıyorsa Berkecan, çok yanılıyordur. Ha "Ben karşılaştırmaya bayılırım, tüm sevgililerimin çetelesi var elimde bakmadan karşılaştırmadan almam!" diyorsan da sayın Berkecan, bari kafanda karşılaştır. Yeni sevgilin eskisinden iyi olup olmadığını hiç merak etmiyor zira.. ;)


Bu 5 yapılmaması gereken altın kuraldan sonra gelelim Yapılması Gerekenlere;

1-) (S)empatik olun! Evet bunun anlamı ne derseniz; biraz sempatik, çokça da empatik olun. Kızlar cool çocukları sever haklısınız ama hiç gülümsetemediği, yarım ağız sırıtmasını dahi sağlayamadığı bir erkeğe de fazla soğuk der uzaklaşır. Azıcık cana yakın sempatik olmayı da bilin. Sonrasında empatik dedim, empati hakikaten çok önemli özellik. Yalnızca erkeğin değil kadının da empati yeteneğinin olması lazım tabi ama kusura bakmayın sayın erkekler, siz bu konuda daha bir hödüksünüz :) Tam bir düz mantıksınız ama gerçek dünyada işler daha komplike olabiliyor. O yüzden siz siz olun, önemli kararlardan önce saf bencilliğinizden sıyrılıp olaya bir de karşı taraf yönünden bakın ve bir de o tarafın ihtimallerini tartın. Beyninizin iki fazladan hücresini kullanmakla ölmezsiniz merak etmeyin. :D Pişman olmayacaksınız ;)

2-) Kıskançlığı dozunda tutun! Çoğu kız kıskanılmayı bir sevgi göstergesi olarak görür doğru, ama sınır aşıldığında çekilmez olabiliyor herşey. "Nereye gidiyorsun?", "Kimlesin?", "Bugün ne yapacaksın?" gibi rutin sorular iyidir. Ara ara kullanılan ufak tefek "O kimdi nerden tanıyorsun?" yahut "Şu elemanın fazla samimiyetinden hoşlanmıyorum haberin olsun" tarzında cümleler de yine sevgi belirtisi kapsamında değerlendirilir ve kızların hoşuna gider. Ama sınır aşılırsa bilin ki kız çok yakın gelecekte sizden soğuyacaktır. "Evden çıktın mı? Şimdi nerdesin? Peki ya şimdi? Neden daha önce haber vermedin? O etek ne? Kırmızı oje sürmiceksin demedim mi ben sana?" gibi sorularla "Arkadaşlarında kalamazsın, gitmeyeceksin oraya, tayt mayt bitti o devirler, gözlerini fazla boyamışsın, saçlarını artık normal bir renge boyat." tarzındaki emir kipinde kurulan cümleler buzdolabını da geçtim buzluk efekti verir. Denemeyin. Azı karar çoğu zarardır uyarmadı demeyin ;)

3-) Karşınızdakine hiçbir konuda baskı yapmayın. Bu sözüm özellikle cinsel anlamda bir söz. Fiziksel beklentilerinizin kızlara nispeten çok daha yoğun ve güçlü düzeyde olduğunun farkındayız. Kız da kendi seçimi olarak isteklerinize karşılık verebilir yahut vermeyebilir. Kararı ne olursa olsun saygı duyun. İlişkideki tek derdiniz bir takım cinsel aktivitelerden ibaretse ki olabilir, ve kız da istemiyorsa, o zaman yol yakınken ayrılın bitsin. Şiddet yalnızca fiziksel olmaz, psikolojik şiddet de fiziksel şiddet kadar hasar vericidir. Karşınızdakini yok yere hırpalamayın. Evrendeki tek kız o değil, tek erkek de siz değilsiniz. Karara saygı duyun.

4-) Hediye alacağınız zaman bir bilene danışın. ;) Biliyoruz alışveriş mevzularında hiç iyi değilsiniz. :) Ama ara ara almak da gerekiyor doğum günü, yıldönümü, 14 şubat falan derken mevzu bahis günler önemli tabi. Hediye kızlar için önemlidir. Hediyen yoksa da kendini affettirecek bir aksiyon yaratman lazım, artık ne yaparsın orası sana kalmış.. d: Ha ben kısa yoldan hediye alıp kurtulurum diyorsan, bir bilene danış arkadaşım! Sevgilinin kız arkadaşları bu konuda baya iyi kitledir ;) Sonra gidip iki beden küçük blüz yahut bir beden büyük etek falan alıyorsunuz, yahut kızın en sevmediği yakaya sahip gömlek falan alıyorsunuz, alışveriş işi ince iştir. Erkek giyimi basit ve sadedir ama kadın giyimi komplike ve detaylıdır. O yüzden tamamiyle hüsrana sebep olacak bir hediye alma riskine karşı iyisi mi bir bilene danışın ;)

5-) Son tavsiyem; Kaybetmekten korkulası olun. Burda demek istediğim, her söylenene "Peki" demeyin. Herşeyi her zaman kabul ederseniz, kızın gönlü olsun diye eni konu her durumda ipleri onun eline verirseniz kız sizi kaybetmekten korkmaz. Kadın olsun erkek olsun, eğer karşımızdakini kaybetmekten korkmuyorsak, gidemeyeceğine eminsek o insandan soğumaya başlarız. Karşınızdaki insanda her daim sizi kaybedebilme ihtimaline yönelik en azından ufak bir kuşku, endişe varolmalı. Yoksa iş bitmiş, karşı taraf çoktan yeni rüzgarlara yelken açmaya hazırlanıyor demektir, dikkatli olun benden demesi ;)

Bu kıyağımı da unutmayın sayın erkekler, hadi yine iyisiniz la! ahahha :D Bu da size ithafen gecenin kapanış şarkısı olsun, çav! ;)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

İşlerin raydan çıkması aslında bu kadar kolay!

"Bir gün şoförün camı açabileceğini hepimiz unuttuk..."


Başlangıç olarak söylemeliyim ki bu bir klasik Vicky blog yazısı gülmeceler komiklikler şakalar falan tadında bir yazı değil. Gülerim çokça evet ama ciddi de olurum ve bugün ikinci şık hakkında yazmak istiyorum. Ön uyarıyı yaptım, "bu kez güldürmedi" diyecekseniz şimdiden haberiniz ola ;)
Ha sonrasında aslında (ç)alıntı repliklerle bir şeyler yazılmasından hoşlanmam. İnsan kendisini kendi cümleleriyle, kendi örnekleriyle ifade edebilmeli. Başkalarından alınmış düşünceler etkileyici değil. Ama bu sefer kendime engel olamadım evet. Bu sefer fazla etkilendim sanırım. Ne yaptım ben dimi? Film izledim. 


Sorguladım sonra. Hayatı, insanları, uğruna yaşadığımız şeyleri, alışkanlıklarımızı... Hepimizde bir sendrom var, hiç gitmeyecekmişiz gibi, bu hikaye hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Gereksiz konulara kafa takıyoruz, saçma sebeplere birbirimizi kırıyoruz, egomuz yüzünden insanları tüketiyoruz ve gurur meseleleri yüzünden sanki bir asır daha yaşayacakmışızcasına erteliyoruz yapmak, söylemek istediğimiz çoğu şeyi. Ama değil işte öyle. Bazen bir telefon çalar ve hayatın raydan çıkar, geri dönmemek üzere. Gece yatarsın, "Bugün cesaret edemedim ama yarın başka olacak her şey" dersin, ama yarın olmaz yada yarın hayatını bambaşka yapacak insan artık yoktur veya yarına attığın ihtimali gelip yarın senden önce bir başkası kapar ve arkasından gidişini izlersin. Her şey mümkün. Küçük hesaplar peşinde günü kurtarıyoruz, sonra her şey için artık çok geç oluyor.


Konuşuyorum böyle ya filozofluğuna değil. Çevremde ne kadar çok bu kategoride insan olduğunu farkettim. 21 yaşındayım. Öyle çok büyüdüm, hayatın ilmini çözdüm, en iyisini ben bilirim, nirvanaya erdim falan gibi şeyler söyleyecek değilim. Ama nihayetinde büyüdük, çocuk da değiliz o konuda hemfikir olmalıyız bence. Ama anladım ki insanın vücut yaşı ile zeka yaşı harbiden farklı ve bu ayrımsamayı yapmak için birinin illa zihinsel bir rahatsızlığı olması gerekmiyormuş. İnceleyin çevrenizdeki insanları, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çocuk gibi hala insanlar, herşey bir oyundan ibaretmiş gibi davranıyorlar. 
Birileri geliyor, önemli şeyler söylüyor sana ve sen gülüp geçiyorsun, alaycı tavırla arkanı dönüp gidiyorsun. Geliyor mesela adam sana "seni seviyorum" diyor. İçten söylüyor, inanarak. Şaka yapmıyor ya da bahis tutturmak derdinde falan da değil. Sense yarım ağız sırıtıyorsun, "vah canım çok üzüldüm" gibi bir şey zırvalıyorsun yahut onu bile yapmıyorsun ve dönüp gidiyorsun. Arkadaşlarınla konuşuyorsun sonra "Abi hala beni seviyormuş ya inanabiliyor musun? Nasıl bir çekiciyim yahu kendime inanamıyorum süperim ben süper nihahah!" 


Bir insan hayatta 100 defa aşık olmaz oysa, ya da bir insana 100 insan aşık olmaz. Hep sanıldığı gibi multi-çekici falan da kalmıyoruz aslında. Bir gün iflas edersin, 5 kuruşun kalmaz ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün kaza geçirirsin, yüzün artık eskisi gibi güzel/yakışıklı değildir ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün sen de o insana aşık olursun ama arkanı döndüğünde o gitmiş olur, yalnız kalırsın ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün deprem olur, ölürsün, 40 gün geçti mi ailenden başka kimse mezarına bile bakmaz olur. Olur yani bunlar aslında. Öyle boş şeyler için vaktimizi harcıyoruz, çevremizdekileri tüketiyoruz ki çok komik aslında düşününce. 


İnsanlar görüyorum yine çevrede, iki arkadaş küsmüş. Sonra yeni gelen arkadaş küsülen diğer arkadaşla da konuşuyorsa ona da küsülüyor. Neden? "Çünkü benim arkadaşım benim küstüğüm insanla konuşamaz, orası yasaklı bölge!" Kimse kimseye bağlı değil oysa, kimse kimseye mecbur olmadığı gibi kimse kimseden uzak durmaya da mecbur değil. Çocukken olurdu onlar, parmaklarını çaprazlarsın hatta "hadi boz da barışalım" falan dersin. O zamanlar olur ama bu zamanlar değil yani... Diyorum ya çok büyüdüm aman da ne çok şey biliyorum artık falan gibi saçma sapan bir iddiam yok. 
Einstein'ın bile öğrenecek daha çok şeyi vardı bence dünya hakkında. Biraz kafamızı kabuğumuzdan çıkarıp etrafa bakmak lazım, biraz kendimiz dışında insanları da düşünmek lazım. İnsanlara kolayca yafta yapıştırmamamız, önce aslını astarını öğrenmemiz lazım. Özgüven iyi şey elbet ama kendi özümüz için başkalarının özünü yağmalamamamız lazım. İnsanların bedenlerinin yanında ruhunu da görebilmemiz lazım bir de. Beden dediğin herkeste var çünkü. Aynı bokun laciverti.. :) Ama ruh herkeste yok. O yüzden adamlar beden eşi değil ruh eşi kavramını özenilesi bir şey olarak anıyor. 


Dayanamadım yani yazmak istedim iç sorgulayışımı. Buraya kadar okumaya devam edebildiyseniz siz de düşünün. Bazen hayatın akışına mola verip etrafa bakınmak, biraz durup dinlenmek, düşünmek iyi geliyor. Tavsiye olunur. ;) Ha başka ne tavsiye olunur? İzlediğim film elbette. Adını bilerek sona sakladım, (ç)alıntı fikirlerle geyik yapıyorum imajı oluşmasın diye, zira (okuduysanız) gördüğünüz üzere başka şeyler de vardı kafamda. Girizgaha ordan başladım sadece. Neyse ne diyorum, evet film adı. Filmimizin adı izleyenlerin tahmin edebileceği üzere İncir Reçeli. :) 


Eternal Sunshine of the Spotless Mind tarzı bir şey olacağını tahmin ediyordum. O filmden hoşlanmamıştım neden bilmem, seveni pek boldur malum ama ben sevememiştim. İncir Reçeli'ni de çok duydum falan ama sırf öteki film yüzünden izlemek istemiyordum inatla ama çok başkaymış aslında. İtiraf etmek gerek ama Eternal Sunshine of the Spotless Mind & P.S I Love You & Jeux D'enfants falan karışımı anlık dejavular yaşatsa da aslen orjinal bir hikaye. İzlediğim en iyi filmler arasına girdiğini söyleyebilirim. İzleyin, izletin ;) Bugünlük de bu kadar canlar! :D