Aylarrrr sonra tekrardan merhaba sevgili okumayanlarım! Nasılsınız inşallah? İç güveysinden hallice bir günü daha yaşıyoruz, diğer günler iç güveysiyse bile bugün ondan hallice evet. Zira günlerden Cuma. En harika gündeyiz bence, haftanın en umut dolu günü. Önümüzde koskocaman bir hafta sonu var. Dakikaları sayıyoruz sabırsızca, her geçen dakika huzur biraz daha derinlerimize doluyor.. Hunharca heba edeceğiz bu iki günü de her zaman olduğu gibi. Onca gün yolunu gözlediğimiz süreç bir anda avuçlarımızdan kayıp gidecek. İnsanoğlu elindekinin kıymetini bilmez çünkü. Yapımıza ters. Elimizdeyken savrukça harcayıp, Pazartesi olduğunda "giden günlerim oldu" deyip üzüleceğiz, umarım duş altında değil(!) Neyse evet, kaybetmeden kıymet anlaşılmıyor. Her konuda bu böyle. Bizim için böyle ama, toplumdan topluma farklılık arz edebiliyor.
Batı'lı olsaydık belki farklı olurdu mesela. Aşk diyelim, Doğu'nun aşk anlayışı ile Batı'nınki bambaşka. Leyla ile Mecnun varmış bizde, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, hepsinin ortak noktası ne? "Kavuşamamak" Bir anda tüm ekranı dolduruyor o kelime; midede yumruk, böbrekte taş etkisi. Nesiller boyu bu algı böyle süregelmiş. Bize hep elde edilemeyenin kıymetli olduğu anlatılmış, yahut kaybedilenin. Kavuşamamaya aşk demişiz. Hastalıklı, takıntılı insanlar olarak yetiştirilmişiz. Hala öyle; bir film acıklı biterse yıllar boyu hatırlıyoruz, mutlu sonlar ise "amaaan film işte!" tepkisine mahkum. Yönetmen o film için kaç para harcamış, kıçını ne kadar yırtmış falan önemli değil. Kavuştularsa o önemsiz bir film. Biz böyle olduğumuz için Batı algısının da bu olduğuna inanıyoruz mesela. Romeo ve Juliet bir aşk hikayesi değil gençler. Ben de öyle sanıyordum. Farkı fark etmek ise herkes için belirli bir süreç alıyor. Romeo ve Juliet bir aşk hikayesi değil.
Batı kavuşamamaya aşk demiyor çünkü, kavuşmaya aşk diyor. Shakespeare bir aşk hikayesi yazmak isteseydi kitabın adı "Romeo ve Juliet" değil "Romeo ve Rosaline" olurdu. Romeo aslen Rosaline'e aşık çünkü. Fakat Rosaline rahibe, o da Romeo'ya aşık ama kavuşamıyorlar bu yüzden. Rosaline de Romeo'ya iyilik yapmak adına kuzeni Juliet ile Romeo'nun tanışması için bir dümen çeviriyor. Romeo'ya zaten ezelden beridir hayran olan Juliet de bu asisti kaçırmıyor, şık bir gole çeviriyor. Aslen Romeo da Juliet de çıkarcı insanlar mesela. Juliet, Romeo'ya "evleneceksek sürsün bu ilişki, yoksa hiç bulaşma bana" diyor. Deli gibi aşık olsa elinde sözleşme ile ortalığa çıkmaz öyle değil mi? Romeo ise sevildiği için Juliet'i sevmeyi seçiyor. Rosaline beni sadece mutsuz etti, öyleyse mutlu edene gideyim diyor. "Mutsuz edene neden körü körüne bağlanalım?" Algı bu yani. Hepimizdeki algı böyle olsa çok daha mutlu insanlar olurduk belki. Bizi sevmeyene, kıymetimizi bilmeyene, -mış gibi davranıp en beklemediğin anda terk edene böylesine hastalıklı bir tutkuyla bağlanmazdık. Bizi sevenle mutlu olmaya çalışırdık, "4S kuralı"nın alışılagelmiş algısını yıkardık. "Seven sevilir, siken sikilir" demek olurdu o laf. Mütekabiliyet hayatın bir sahasında daha can bulmuş olurdu. En başta ben mutlu olurdum. *Mütekabiliyet* açık ara hayatımın kuralı!
Ve lakin biz o kafada değiliz işte. Romeo ve Juliet gibi çıkarcının önde gideni insanları bile birbirine deliler gibi aşık, zavallı, kavuşamamış aşıklar olarak görüyoruz. O yüzden ilişkileri "aşk" bizim için. Oysa günümüz dünyasında yaşasalar ilişkileri olsa olsa "mantık evliliği" olurdu. Hangimizin hayali mantık evliliği allasen? Bok atıp durmuyor muyuz? Sonunda birlikte öldüler diye mantık evliliği aşka mı dönüşüyor, ne oluyor? Kavuşamamak çok hoşumuza gidiyor. Komple mazoşist bir ırkız. Ben değil miyim de böyle hoyratça konuşuyorum? En başta benim o mazoşist! Nerde olmayacak adam var elimle koymuş gibi buluyorum. Sonra salak gibi hayal kuruyorum. Sonra bir şekilde kıvırıyorum da aslında işi. Şeytan tüyüm yok değil. d: Sonra elimde olunca başta "o kadar da abarttığım gibi değilmiş yav napsak ki" algısı, ne zaman kaybededebilirim gibi oluyor, adam felaket kıymete biniyor. Kıymete bindiğini fark eden bizim lavuk da arkasını dönüp gidiyor. Ha sonra, ne oluyor? "Bu çocuk niye böyle oldu??"
Bir de kaybetme psikolojisi var mesela. Mağazadaki bir elbiseye para yokken aylarca bakarsın, camekanın önünden her geçişte iç çekersin, hayranlıkla süzersin. Sonra paran olur, alırsın. Çok kıymetli ya, başta giymeye bile çekinirsin. Sonra aynı mağazaya yeni bir elbise gelir. Bu sefer de o elbiseye kapılırsın. Önceki hayran olduğun zaten senindir, elinin altındadır, illa bir ara giyerim dersin. Onca zaman iple çektiğin "giyeceğin gün"ün artık senin insiyatifinde diye hiç kıymeti kalmaz. Varsa yoksa öbürkü yeni elbise! Sonra bir gün dolaptaki o elbiseyi bulamazsın. Ne olmuşsa olmuştur, bulamazsın. İşte o gün bırak dolabını, mağazadaki diğer yeni elbiseyi, yeryüzünde** o elbiseden daha kıymetlisi yoktur. Elbiseyi almadan önce onu %90 arzuluyorsan, dolabına girince %20 arzularsın. Kaybedince %150. Çok dandik bir algı ama gerçek bir o kadar. Elbise de böyle, insan ilişkileri de. Batı algısında olmak isterdim işte, bunca zaman Romeo ve Juliet'e aşk hikayesi diye bakmış olmamak isterdim. "Mutlu etmiyorsa aşk demem ben ona, aşk mutlu etmek için vardır" demek isterdim. Aşk beni habire mutsuz etti oysa. 3 gün mutlu ettiyse 33 gün mutsuz etti. Yine de aşk dedim ben ona. Aşk böyle bir şey olmamalıydı halbuki. Ortadoğu kültüründen kaçmak için yolculuğa çıkıp Allahın Montpellier'sinde bile o kültür yakamı bırakmamışken 22 yıllık İstanbul geçmişimden Londra algısı beklemem de saçma belki. Kişisel gelişim kitapları bundan yazılıyor olabilir. Tartışmaya açık.
Son olarak; yarışma programlarını arayıp "buradan anneme, babama, çoluğuma çocuğuma, görümceme kaynıma, kafesteki kuşuma, akvaryumdaki balığıma ve hatta tüm güneş sistemine bile ayrı ayrı selam gönderiyorum" diyerek 15 dakika boyunca programı meşgul eden, kanal değiştirmeye sebebiyet veren, potansiyel rating canavarı teyzelerimiz gibi olmak istemem ama evet, buradan -eğer okuyorsa- "entel-cihangir-piçi" olarak da adlandırdığımız bir arkadaşıma seslenmek istiyorum. Bu güzel, evet hala güzel, Cuma gününde; beyin yoksunu insanlara daha fazla beyin tüketme. Aşk diyecek olsak Romeo ve Rosaline'e derdik. "Beyinsiz & Kenar Mahalle Gülü" bu hikayenin Romeo ve Juliet'i, sen de olsa olsa Rosaline'sin. Rosaline olmayacağını anlayınca arkasını dönüp gitmeyi, hatta mutluluk dilemeyi bilmiş. Zor o iş biliyorum, ama senin de artık bırakman lazım. Hatta benim de bırakmam lazım. Bu kafada yaşamış bütün bir ırkın bu işleri bırakması lazım ama algı bazen geç bazen hiç. Koy götüne rahvan gitsin. Kafan rahat sen rahat.
Cümleten rahat hafta sonları siz değerli okumayanlar!
P.S: "Sabahtan beri, 'Romeo ve Juliet aşk hikayesi değildir' deyip duruyorsun, ya ne hikayesidir a çok bilmiş yazarımsı?" diyen okumayanlar için söylüyorum. Romeo ve Juliet intikam hikayesidir canlar. Aşk değil, intikam hikayesi. ;))

