"Ulan" diyorsun, "kızayım bari ben bu herife". Hiçbir sik gelmiyor ya elimden, hiç değilse kızayım da kendimce Demet Akalın sıtayla bir bileneyim falan, bir silkinip kendime geleyim. Fikren dolmaya çalışıyorsun, "benim gibi insanı kaybettiğine değmiştir umarım!" tadında yarı keko cümleler dolaştırıyorsun beyin kıvrımlarında, az da kendi egoma çalışayım diyorsun, "elimi sallasam ohoo.." falan ve sonra BUMM! Aklında ne vardıysa havaya uçuyor.
Yok aga, kızamıyorsun da bu adama. Hani "elimde bir bu kaldı, acımı anca böyle dizginlerim, öldürmeyen acı güçlendirecek ulen!" falan diyorsun ama o da elinde kalıyor. Bir yazı yazıyor mesela, bir okuyorsun, sonra kime üzüleceğini şaşırıyorsun. Benim derdim bana yetiyordu, ne bok yemeye eşeledim de gene belamı buldum bilemiyorum ama içimdeki insan sevgisine, bilhassa içimdeki O'na sevgime lanet olsun lan hakikaten.
Öyle dimdik ve öyle zayıf ki ve ben daha o meşhur %50 ihtimaldeki Mevlam yerine belamı bulup kendi kendimi kaşımadan önce de zaten öyle biliyordum ki bunun böyle olduğunu, haklı olmak daha bir koydu. Ulaşmak istiyorum, aptal gibi O'nu iyi etmek istiyorum, sarılmak, gözlerine bakmak, fellik fellik kaçırsa da fersah fersah öteden çıplak gözle bile ruhunu apaçık görebildiğimi ona da göstermek istiyorum. Hani O aynaya baktığında bir türlü göremiyor ya kendisini, kıymetini falan, gözlerimin içine baksın da ordan görsün kendini, o zaman belki inanır diyorum. Ben O'nun gözlerinin içine baktığımda kendimi göremeyeceğimi bildiğim halde bunu diyorum üstelik. Ben her baktığım yüzde O'nu bulmaya çalışadurayım, O yüzünü mümkün olsa Fizan'a dek kaçıracakken üstelik.
Ulan haybeye ortalıkta kalakaldım, kendime gelemiyorum diye içim dola dola bir "Allah belanı versin" bile diyemiyorum herife, vermiş yani vaktiyle daha ne kadar versin? İçini görüyorum, ayan beyan orada işte. Öyle sevmiyor ki beni, öbürkünü, berikini ve dahi kendini; öyle yitik hissediyor ve yine de öyle inatçı ki o septik dürtüsüyle gördüğü her umut alevini sırf gerçek olduğuna bir türlü kendini inandıramıyor diye var gücüyle bir solukta üfleyip söndürmeye, öyle meraklı ki çevresindeki herkesi ve mümkünse önce kendisini bir çırpıda avucunda buruşturup bulduğu ilk kibritle küllerine dek yakmaya; "daha berbat ne olabilir ki?" diyorum. Peki bana daha berbat ne olabilir? Ben içimdeki bu sevgi, şefkat, özlemle hem kendimin hem O'nun yerine daha ne kadar üzülebilirim diyorum. İçim daha ne kadar ezilebilir, kendine batırdığı her kıymık daha ne kadar benim de etime batacak diyorum. Kaşınma öyleyse diyorum, bırak falan ama onu da beceremiyorum. Bugün de kendine bir kıymık batırdı mı, canı acıdı mı acaba, hala geceleri karabasanlar görüyor mu acaba diye endişeleniyorum dünyanın en geri zekalı insanından bile daha geri zekalı bir dürtüyle.
Malûm hikayeyi öyle iyi anlıyorum ki şimdi, haklıydı işte. O gerçekten de Cass ve ben O'nu çaresizlikle izleyen Bukowski'den başkası değilim. Aynı öyle hissediyorum, aynı da işte o hikayenin sonundaki gibi; "Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder