15 Eylül 2011 Perşembe

The Terminal

Bu yazıyı sizlere dün akşamüstü saat 18.00 sularında Barcelona havaalanından yazdım, lakin havaalanında internet olmadığından ötürü o esnada yayınlama yapamadım. Şimdi nihayet İstanbul'dayım ve işte yazım :)


Selam olsun size sevgili okurlar, bugün yine size Barcelona dolaylarından sesleniyorum. İstanbul'dan seslenmek istemiştim halbuki bu gece, lakin zalim felek izin lutfetmedi malesef d: Aslında plan Almanya'ya kadar gidip oradan geri dönmekti ancak böbrek taşı çok boktan hastalık, hiçbirinizin başına gelmez umarım. Sancı içinde kıvranırken gezmek pek kolay olmuyor... Neyse ne diyorum, sonuçta uçak biletimi aldım. Bu akşam itibariyle biricik memleketim İstanbul'a dönecek, bu geceyi özlediğim sıcak yatağımda geçirecek ve uzun zamandır yemediğim, yiyemediğim kadar çok ev yemeği yiyecektim. Akşama her ne kadar gecikmiş olsam da özetleri derleyerekten Kuzey&Güney'e başlayabileceğimi (yurop coğrafyasında malesef Türk kanalı çekmiyor), tıradişınıl birşeyler yapıp hasret gidereceğimi falan düşünüyordum. Hayaller, umutlar falan büyük yani. 17.30da uçağım vardı, saat olmuş kaç.. Peki ben size haaaaaalaaaaaa neden Barcelona'dan sesleniyorum? Çünkü havaalanında mahsur kaldım, hem de hangi pek süper sanılan havayolu şirketi yüzünden?! Törkişeyırlayns!


Şimdi hikayeyi başa sarıyorum. Biliyorum hepiniz için şuan içinde bulunduğum trajikomik olay daha bir merak uyandırıcı ama bir sonraki yazımda gezi izlenimlerimden devam edeceğimi yazmıştım, o yüzden kaldığım yerden devam ediyorum. 


Efendim benim oldum olası hep bir İspanya hayalim, rüyam falan vardı ve hayallerimin başkenti elbette Barcelona idi. İspanya'yı, kültürlerini, müziklerini, dillerini, her boklarını merak ediyordum. Havaalanında mahsur kalmayı hayallerime dahil etmemiştim tabii ki ama biricik başbakanımız buyurdu diye "Sen Vicky'sin, büyük düşün!" dediyidim kendi kendime, demek ki bu kadar büyük düşünmemek lazımmış ters tepiyor fazlası demek ki... Neyse evet olay bu değil tabi, beklentim büyüktü yani. Her karışını, her haltını merak ediyorum falan öyle bir hadise. Sonunda büyük gün geldi çattı, kendimi Barcelona'da buldum. Kaldığımız hostel tüm gezi boyunca kaldıklarım arasında en iyisiydi. Ama sorun şu ki, fazla iyiydi. Hostel huzurun adresi gibiydi, şehre uzak ama inanılmaz huzurlu. Sanki kötü hiçbir şey olamaz gibi, yemekler hoş, hizmet iyi, odalar temiz, bir sürü biz gibi turist adamlar, yeni kültürler, havuzbaşı, halay başı falan derken bir de şehre o kadar uzak olunca insanın şehre inesi gelmiyor! Rahatın fazla iyi çünkü :) Tek problem ordan burdan fırtlayan yaban domuzlarıydı, ama dağın başında kalmayı kabullenince doğal yaşamın getirdiklerini de kabullenmek zorunda kalıyor insan. Hostel sınırları içine girmedikleri sürece kenardan geçmelerine karışılamıyor malesef.. d:


Neyse sonrasında pek tabii ki şehre de indik. Lakin fazla büyük düşündüm diye mi yoksa o kadar da matah yer değilmiş diye mi bilmem, hayal kırıklığı yaşadım. Fazla şehir bir şehir desem yanlış olmaz. Tarihi bir dokusu, kültürel bir tadı yok. Haritaya muhtelif sayıda renkli bina çizmişler, bir heves gidiyorsun falan ama hepsi betonarme boyayla süslenmiş falan binalar. "Eeee?!" diyor yani insan. Yani sanki adamlar "Yahu caaanım memlekette hiç haritaya konulası, turist çeker falan bir yapı yok, napsak 3-5 bina dikelim belki turist gelir demişler adeta. Tuhaf gökdelenler, acayip renklerde binalar ve sırf turist gelsin abuk bir model olsun diye 1800bilmemkaçtan beri bitirilmeyen ama onca vinçle kamyonla falan az sonra bitecekmiş izlenimi verilmeye çalışılan ve bitmediği halde içine girmek için bir ton para istenen kilise-katedral karışımı bir yer. Evet Barcelona'nın olayı bu! Yani Roma gibi bir deneyimi yaşadıktan sonra Barcelona'daki görülesi mekan olarak ifşa edilen mekanları görmek ciddi anlamda hayal kırıklığı yarattı bende. Ha bir de Nou Camp var elbet. Eril ırkın ilgisini en çok çeken yer orası, ama asla bir futbol fanatiği olamadığım gibi; yine adı geçen stadyumun da aslen Avrupa'nın en büyüğü olmak dışında bir numarası yok. Bir tarihsellik yok yahut amaçsal bir enteresan durum yok. Yani stad dediğin şey Türkiye'de de var. O kadar büyüğü olmayabilir ama işlev aynı nihayetinde. Erkek olsam safi stad için hayatta gitmezdim onca yolu o konudan eminim.


Ha sonrasında mimarisini geçtim, damak zevkime de hitap edemedi malesef. Fazla baharatlı, bol domuzlu ve kalamarlı falan... Tabi bu sahne yaşanırken lanet böbrek taşım yüzünden inanılmaz mide bulantısı ve karın ağrısı çekiyor olmam da bu kanıya varmamda etkili olmuş olabilir. O da ayrı mesele ama yine de sevilesi görünmedi diyebilirim. Onun dışında sokakları kokuyor. Evet Barcelona'nın göbeği Plaça Katalunya kokuyor efendim! Diğer yerler de kokuyor ya orası ayrı kokuyor cidden. Kimi sokak lağım kokuyor, kimisi yanmış yağ, kimisi aşırı baharat kokuyor, kimisi de egzoz kokuyor, ama illa kokuyor yani sonuçta. İstanbul temiz memleket diyemem ama en azından 4 1 yanımız kokmuyor yani bence karşılaştırılınca şahane özellikmiş, bir yerden sonra insan kokudan kaçacak delik arıyor zira. 


Bir başka ilginç özellik, Barcelona'nın tamamı örümcek ağı misali bir metro ağı ile döşenmiş. Fakat problem şu ki, metro hattı örümcek ağına gerçekten de benziyor, öyle karmaşık ki bakarken gözü yoruluyor insanın. Ve yine öyle karmaşık ki bizatihi Barcelona sakini, ömrünü orda yaşamış adam bile hangi metronun nereye gideceğini yahut bir yere gitmek için hangi metroyu kullanmak gerektiğini bilmiyor. Yani aslen biz gelene kadar uzayda yaşıyorlardı da biz gelince mi bir anda gölgelerin içinden çıkıverdiler bilmiyorum ama İspanyollar da hangi kapının nereye çıkacağından haberdar değiller ki bu aslında çok sinir bozucu bir durum. Deneme yanılma yoluyla öğrenmeye çalışırken uçağı kaçırıyor ve üstüne 25€ da taksi parası ödüyorsunuz... Neyse buraya sonra gelicem demiştim.


Son hayal kırıklığım ise İspanyol erkeklerinden yana oldu. Bu da yine ciddi hayal kırıklığı zira bu konuda da büyük hayallerim vardı. Pique ile karşılaşmayacağımın farkındaydım ama hiç değilse Piquemsi tipler falan beklerdim etrafta, olmadı. İki tip İspanyol erkeği var aslen; birinci opsiyon çirkin erkek. Ama bildiğin çirkin yani yüzüne bakılmayacak erkek. İkinci opsiyon ise içgüveysinden hallice ile yakışıklıya yakınsama arasında gidip gelen erkek. Bu ikinci grup erkek tek başına görülse yüzüne bakılabilir, düşünülebilir falan bir erkek aslen ancak bunlar da tekil gezmiyorlar. İçgüveysinden hallice ile yakışıklıya yakınsayan birlikte geziyorlar, zira ilki aktif ikincisi ise pasif gay! El ele geziyor, orada burada öpüşüyorlar. Erkekten soğudum Barcelona sokaklarında. Hemcinslerimi de birbiriyle yiyişirken görmek sinir bozucuydu ama üzerinde düşünülebilir hedef kitle olarak görülen tüm Rodolfolar ve Antoniolar gay olunca cidden asap bozucu oluyor bu durum. Neyse ki hostelde eve alıp heykel niyetine bakmalık bir mobilya olarak bile işlevsel olabilecek hoşlukta bir adet Fransızımız, hayli yakışıklı ve malesef aslan burcu bir Avustralyalımız ve her haliyle can denilebilecek bir İngiliz/Romanya kırmamız vardı. Hostel her türlü daha çekiciydi yani, gerek maddi gerekse manevi açıdan :))


Fransız çocukla iletişimi karşılıklı bakışıp sırıtmaktan öteye bir sürahi problemi haricinde malesef çıkaramadık. Aslında problem ailesiydi. Kabile halinde gelmemiş olsalardı eminim muhabbet ortamı olurdu ama anası, babası, danası, bir türlü rahat bırakmadılar çocuğu! Tam konuştuk konuşucaz derken ortaya çıkan multi canayakın, konuşkan, yakışıklı ve kültürlü Avustralyalı ile muhabbete dalınca bizim Fransız bizi gördü. Sen onca zaman dur dur dur, yalnız kala kala o gün kal evet çok mantıklı... Neyse o andan itibaren de sırıtmak şöyle dursun, suratıma bile bakmadı malesef. Ah bebeğim dedim kuş uçtu uçacak Ahmet dedim duymadın, tutaydın kaçar mıydım ben hiç dedim, senden gayrısı yok bana dedim, lakin adam Fransız. Anlamadı elbet ki. d: 
Avustralyalı da aslan burcu çıktı, tahmin etmeliydim aslen. Bir anda patlak veren böylesi iyi anlaşma, kan kaynama durumundan aslan olduğunu çakmalıydım. Aslan zaafımı yendiğim, bir aslanı da inanılmaz itici bulduğum gün hayatımdaki bir imkansızı daha başarmış olmanın verdiği sevinçle başımı arşa değdirebilirim eminim! Neyse Avustralyalıyla da baya iyiydik, ama bugün uçak için hostelden ayrılınca onunla da saadetimiz uzun sürememiş oldu. Kırma İngiliz de oda arkadaşımdan hoşlandığı için onu da öyle elemiştik. Her neyse nihayetinde gene ne varsa Türk erkeğinde var Polyannalığı ile hiç değilse vatan hasreti bitecek diye umutla hostelden ayrıldık. Lakin çilemiz malesef henüz bitmemiş, daha çarpışmam gereken bir Törkişeyırlayns varmış.


Efendim dediğim üzere Barcelona metro sistemi çok sikko. Bir türlü yerini bulamıyorsun. Biz de bir oraya bir buraya derkene uçağa bir buçuk saat kala yanlış yerde olduğumuzu ve halimizin umutsuz olduğunu farkettik. İlk bulduğumuz taksiye binip yola çıktık. Avrupalı insanlar trafiğe pek saygılı. Bu durum Roma'da da özellikle ilgimi çekmişti. Yaya geçidinde tüm arabalar duruyor misal. Hiç Türk işi hal değil. Trafik kurallarına 1e1 uyuyorlar, alışılmışın dışında. Nitekim Barcelona'lı taksici de itina ile tüm kırmızı ışıklarda, yaya geçitlerinde ve kavşaklarda durdu. Yanlışlıkla geçtiği bir kırmızı ışık dolayısıyla bizden özür diledi, ben ise içimden nereden geldiğimizi, bizdeki taksicileri bilsen şu yaptığın hızdan utanırdın diye geçiriyordum. İsmail Yk'nın şarkısında "bas gaza aşkım bas gazaaaa" diye ciyaklayan kızı o an hissettim, ruh halini idrak ettim. Yavaş bir yolculuğun ardından uçağın kalkmasına 45 dakika kala havaalanına yetişmeyi başardık.


Amerikan filmlerinde hep son dakikada havaalanına yetişen yolcu uçağa binmeyi başarır ya, "Benim daha 45 dakkam var oh ki!" modunda rahatım yerinde hareket ediyorum. Fakat Allahın belası Törkişeyırlayns kendi kendine getirmiş olduğu lanet olası bi 9-5 mantığı dolayısıyla olsa gerek, 17.30 uçağı için son check in işlemini 16.30da kapatmış. Yani 15 dakika önce adam kapatmış dükkanı. Yalvardık, yakardık, mağduruz dedik, internette böyle değildi dedik, nolur bişi yapın 5 dakkanızı almaz dedik, daha uçağa 45 dakka var dedik, olmadı. Gerzek karı "ay hev nating tu duuuu" dedi durdu 10 dakka boyunca, uçak girsin bi tarafına dilekleri ile oradan ayrıldık, yarın öğlen 12 uçağına ertelettik biletleri ve üstüne bunun için 70er € fazladan verdik, 25€luk taksi muhabbetimden bahsetmedim bile. Evlat acısı gibi. Saat hala 19.16, check in 10.00da başlıyor. Bir sefil gece daha beni bekliyor sevgili okuyucularım. Bana şans dileyin, yeni yazımda artık niiihaaaayeettt İstanbul'da olabilmeye dair derin temennilerle öpüyorum hepicinizi, çav canlar!

11 Eylül 2011 Pazar

Seyahatnameler

Selam size sevgili izleyicilerim, sizlerle bugün bir farklılık yapıp Barcelona dolaylarından buluşuyorum. Dünya sandığımız kadar büyük değilmiş, konseptim bu yönde olsun istedim d:


Evet ne diyorum, Barcelona'dan yazıyorum. Bir haftadan fazladır o ülke senin bu ülke benim geziyorum, sıla hasreti içinde kavruluyorum, vatan toprağı gözümde tütüy-- Neyse evet bu değil tabi aslen demek istediğim. :D Dünya sandığımız kadar büyük değilmiş sadece, yahut benim sandığım kadar değilmiş. İstanbul'dan yola çıktım, Yunanistandı, İtalyaydı, Fransaydı derken şimdi de güzide memleket İspanya'dayım. Her karışını gezmedim elbette ama hepsinden önemli yerleri gezdim, bir dek atladığım Paris var ki onu da dönüşte yapacağım ama sonuçta tüm bunlar yaklaşık 8 günümü aldı. Hep daha büyük hayal etmiştim sanırım. Başkalık hayal etmiştim bir de. Yüce filozof Nihat Doğan'ın da bahsettiği üzere benim koyunum Avrupa'nın koyunundan başka baksın istemiştim yahut Avrupa'lı koyun daha bir Avrupa'lı olsun istemiştim. Koyun her yerde koyunmuş ama canlar! Bizim evin orada bir zeytin ağacı vardı, şuan tam karşımda Barcelona'da da bir zeytin ağacı var, ben bir fark göremedim. Salak mısın ne beklediydin yani de diyebilirsiniz tabi ama insan daha bir başka umuyor sanki. Şehirler çoklukla farklı ama, o açıdan mutluyum elbet. :) Ama bir Yunanistan'dan fazla şey beklememek lazımmış cidden onu da görmüş olduk.


Neden dedim ben bunu? Efendim Yunanistan'ın çoğu yerine teşrif edebildim, misal Komotine yahut bizim bildiğimiz adıyla Gümülcine 1e1 Çanakkale. Hani nerede olduğuma emin olmasam, abuk alfabeyi falan görmesem Çanakkale'deyim diyebilirdim o derece benzer. Atina desen İstanbul gibi. Beyoğlu ile Sirkeci arasında gidip gelen bir yapısı var. Ha beğenmedim mi? Beğendim elbette güzel şehir, ama farklı değil. Bir İtalya değil misal, tırnak olamaz. Bir de Patras adında sahil şehri var ki mecburi istikamet olmasa asla gidilmemesi gereken bir yer gibime geliyor. Adriyatik üzerinden İtalya'ya giden gemiler Patras'tan kalktığı için mecburi olarak gidiliyor. Onun haricinde pek seveni olduğunu sanmıyorum. Çok sarı bir şehir. Toprak sarı, evler çatı dahil sarı, gökyüzünde toprağın tozu dolayısıyla sarı bulutlar dolaşıyor ve denizde dahi sarının etkisi var. Hiç benlik diyemem. Öte yandan Yunanistan ekonomik sıkıntıda diyedursun bir takım insanlar, halk baya bolluk içinde yaşıyor. Sefillik çeken devletin kendisi bence, halkın refah düzeyi hayli yüksek. Enteresan bir skalası var. Türk nüfusu sanılandan çok çok az, onca yerini gezdim 1 tane Türk bulamadım. Öyle de abuk. Gümülcine Türk mahallesi tadında gerçi, ama bizatihi tanışma yahut karşılaşma şansını Yunanistan'ın hiçbir kentinde yakalayamadım.


Sonrasında hayli acıklı bir Ankona yolculuğu vardı. Patras-Ankona arası gemi yolculuğu yaklaşık 22 saat sürüyor. Mavi hiçliğin ortasında garip duygular kaplıyor insanı. Çok küçük gibi, sonsuzluğun içinde kaybolmuş gibi, bir daha kara göremeyecekmiş gibi, filmlerde "kara göründüüüüü" diye bağıran sevinen insanları falan çok rahat anlayabiliyorsun 22 saatlik mavi hiçliği yaşayınca. Fena şeymiş, vapura bile bir dönem binmesem iyi gibi geliyor. Kara yolculuğu candır dedim 22 saatin sonunda :D Yolun sonundaki Ankona ise sevimli bir İtalyan sahil kasabası, emeklileri mutlu edebilecek cins. Ben tercih etmem, ama mutlu ededebilir yani aslında başka başka insanları. Benim şehrim Roma oldu şimdiye kadar, Roma bambaşka bir deneyim.. :)


Roma'ya vardığımızda 22 saatlik gemi ve ardından gelen 2 saatlik tren yolculuğunu tamamlamış, ölgün ve bitkin haldeydim. İstasyonda dost canlısı Lübnan asıllı bir İtalyan vatandaşı hostel sahibi bizi buldu ve bize hostel önerdi. İnsan durduk yere yanına yaklaşan insanları yadırgıyor başta, pek Türk işi değil malum düşününce, ama Avrupa'da işler başka ilerliyor. Normal bir vakıa imiş, bunu da görmüş olduk. Neyse velhasıl kelam, Roma'da rüya gibi bir 3 gün 3 gece geçirdim. İtalyan insanı inanılmaz sıcak kanlı, yardımsever. İngilizceleri çok iyi diyemem ama yardım etmek için seferber oluyorlar. İşaret dili elbette her yerde en büyük yardımcı :) İtalyan pizzası da gerçekten denenmesi gereken bir tat bence. Hamuru çok farklı, sosları, herşeyi değişik. Öte yandan aynı şeyi makarnası için söyleyemem, bence Türkiye'deki makarnalar da gayet hoş. Özel bir cazibe bulamadım. Giderseniz pizzaya odaklanın :D Onun dışında arabaları inanılmaz küçük. 4 kişilik araba kültürü İtalya'da, en azından Roma'da pek rastlanan iş değil. İki kişilik mini mini arabalar her yerde, motorlar ise arabalardan bile çok. 7-70 herkeste bir motor, enteresan cidden... Sonrasında İtalya gerçekten de ortaçağ mimarisini büyük bir ihtişamla yansıtan bir şehir. Kafanızı çevirdiğiniz her yer bir tarihi eser. Devasa tapınaklar, şelaleler, dikilitaşlar insanı büyülüyor. Basit bir marketin bile tavanında sanat eseri resimler var desem ne demek istediğimi anlarsınız sanırım :) Vatikan zaten bir sanat abidesi. Çatısına ulaşmak benim gibi klostrofobisi olan insanlar için daracık havasız merdivenleri ile ölüm gibi ama tepeye ulaşıldığında manzara çekilen çileye değiyor...


Venedik büyük ve turistik bir köy. Köy diyorum çünkü evler, yapılaşma, sokaklar her yerde bir köy havası var. Tek bir kara taşıtı mevcut değil, arabayı motoru falan geçtim, bisiklet dahi yok. Yalnızca kayıklar ve feribotlar var. İnsanların evlerinden araba garajı yerine tekne garajı var, alışılmadık bir görüntü :) Şirin bir yer ama çok pahalı. Venedik-Barcelona arası uçak almaya kalksanız 40€ iken, Venedikte 50 metrelik bir su yolunu deniz taksi ile katetmeye kalktığınızda 50€ istiyorlar. Cidden dudak uçuklatır pahalılıkta. Hosteller de keza aynı cins, kalmanızı tavsiye etmem. Zaten küçük bir yer, bir günde bitmeyecek yer değil. Ha ben sevgilimle gidicem romantizm yapıcam falan gibisinden fikirleriniz varsa orası başka tabi, o zaman da paralı gidin canımcıklarım ;) Milano pahalı ve lüks bir şehir, Genova çok gelişmiş keza ama mutlaka görün diyemem daha opsiyonel yerler bana kalırsa. Vaktiniz ve paranız varsa olayı yani. Çok param olunca bir gün Milano'ya sırf alışveriş için gidicem ama orası da net tabi ahahah :D


Sonrasında size biraz da güney Fransa'dan bahsetmek istiyorum. Fransız halkı genel olarak tam da bilindiği üzere faşizan bir halk. İngilizce konuşulmasından hoşlanmıyorlar, turislerden de pek haz ettikleri söylenemez. İngilizceyi hepsi biliyor, ancak hiçbiri asla konuşmuyor. İngilizce sorulan soruya anlaşılmadıklarını bile bile inatla Fransızca cevap veriyorlar. Hoş değil sevemedim o halkı, ondan mıdır bilmem ama güney Fransa'yı da sevemedim. Nice tatil cenneti, ama parası olanlar için. Hollywood filminden fırlamış gibi sokakları var. İnanılmaz lüks evler, arabalar ve muhteşem bir deniz manzarası. Ama insanları inanılmaz soğuk, arabasız pek gezen de yok zaten. Zengin mahallesine düşmüş istenmeyen insan hissi uyandırdı bende, ama dediğim gibi doğal güzellikleri muazzam haksızlık etmemek gerek. Nice-Barcelona arasında bir de zorunluluk dolayısıyla Montpellier de kalmak durumunda kaldık. Şirin öğrenci kenti aslen ama gece güvenli olduğunu söyleyemem. Hostelleri inanılmaz pahalı, en kıytırık hostel gecelik kişi başı 60€ istiyor ki içine kahvaltı bile dahil değil. Kalacak yeriniz yoksa ve mecbur değilseniz gitmenizi hiç tavsiye etmem. Sokakta kalmak zorunda kalıyorsunuz ki dediğim gibi geceleri sokak hiç güvenli değil. Ayyaşlar, tinerciler ve hırsızlar kol geziyor. Neyse ki biz kendimizi kurtaracak bir şans elde etmeyi başardık. Ortadoğu kültüründen fersah fersah kaçarken, Montpellier de en çaresiz anımızda yardımımıza Cezayir'li polisler yetişti. Onları bulamasak napardık bilmem.. Roma'da da en büyük yardımcımızın Lübnan asıllı olması ve bize tanıştırdığı diğer insanların da birinin Arap bir makine mühendisi, diğerinin ise Dubaili bir manken olması da cidden ironik yine :)


Ve bugün meşakatli bir yoldan sonra Barcelona'dayım, henüz gezme fırsatım olmadı. Buraya kadarki yolumda en sevdiğim, en yaşanabilir dediğim yer Roma.
İtalyan erkeklerinin de yine gezdiğim tüm bu yerler arasında açık ara farkla önde olduğunu söylemeliyim, Fransız erkeği halt etmiş halt! :D Roma bu yönüyle hem damağa hem göze, hem de gönle hitap eden bir yer, aman kaçırmayın :) Ha sorarsanız İstanbul'dan güzeller mi? Hangi güzel? İstanbul'dan güzel değil hiçbiri. Belki alışmışlık yada belki de sılada faşizan duygularım kabardı o da mümkün. :D Ama İstanbul'u hiçbirine değişmem sanırım. İkinci bir ülkede başka bir evim olabilecek olsa orası kesin Roma olurdu ama İstanbul da kolay vazgeçilebilir değilmiş, Avrupa başka ama benim koyunum olmasa da İstanbul'um da başka bakıyormuş onu anladım :)


Neyse seyahatnamemi şimdilik burada kesiyorum. Bir sonraki yazıma kadar ciao belle canlar! 
p.s: ciao lafının bu kadar sevimli olduğunu İtalya'ya gidene kadar hiç farketmemiştim :)