18 Aralık 2013 Çarşamba

Bir gece kendimi dev bir Bukowski'ye dönüşmüş olarak buldum

"Ulan" diyorsun, "kızayım bari ben bu herife". Hiçbir sik gelmiyor ya elimden, hiç değilse kızayım da kendimce Demet Akalın sıtayla bir bileneyim falan, bir silkinip kendime geleyim. Fikren dolmaya çalışıyorsun, "benim gibi insanı kaybettiğine değmiştir umarım!" tadında yarı keko cümleler dolaştırıyorsun beyin kıvrımlarında, az da kendi egoma çalışayım diyorsun, "elimi sallasam ohoo.." falan ve sonra BUMM! Aklında ne vardıysa havaya uçuyor.

Yok aga, kızamıyorsun da bu adama. Hani "elimde bir bu kaldı, acımı anca böyle dizginlerim, öldürmeyen acı güçlendirecek ulen!" falan diyorsun ama o da elinde kalıyor. Bir yazı yazıyor mesela, bir okuyorsun, sonra kime üzüleceğini şaşırıyorsun. Benim derdim bana yetiyordu, ne bok yemeye eşeledim de gene belamı buldum bilemiyorum ama içimdeki insan sevgisine, bilhassa içimdeki O'na sevgime lanet olsun lan hakikaten. 

Öyle dimdik ve öyle zayıf ki ve ben daha o meşhur %50 ihtimaldeki Mevlam yerine belamı bulup kendi kendimi kaşımadan önce de zaten öyle biliyordum ki bunun böyle olduğunu, haklı olmak daha bir koydu. Ulaşmak istiyorum, aptal gibi O'nu iyi etmek istiyorum, sarılmak, gözlerine bakmak, fellik fellik kaçırsa da fersah fersah öteden çıplak gözle bile ruhunu apaçık görebildiğimi ona da göstermek istiyorum. Hani O aynaya baktığında bir türlü göremiyor ya kendisini, kıymetini falan, gözlerimin içine baksın da ordan görsün kendini, o zaman belki inanır diyorum. Ben O'nun gözlerinin içine baktığımda kendimi göremeyeceğimi bildiğim halde bunu diyorum üstelik. Ben her baktığım yüzde O'nu bulmaya çalışadurayım, O yüzünü mümkün olsa Fizan'a dek kaçıracakken üstelik.

Ulan haybeye ortalıkta kalakaldım, kendime gelemiyorum diye içim dola dola bir "Allah belanı versin" bile diyemiyorum herife, vermiş yani vaktiyle daha ne kadar versin? İçini görüyorum, ayan beyan orada işte. Öyle sevmiyor ki beni, öbürkünü, berikini ve dahi kendini; öyle yitik hissediyor ve yine de öyle inatçı ki o septik dürtüsüyle gördüğü her umut alevini sırf gerçek olduğuna bir türlü kendini inandıramıyor diye var gücüyle bir solukta üfleyip söndürmeye, öyle meraklı ki çevresindeki herkesi ve mümkünse önce kendisini bir çırpıda avucunda buruşturup bulduğu ilk kibritle küllerine dek yakmaya; "daha berbat ne olabilir ki?" diyorum. Peki bana daha berbat ne olabilir? Ben içimdeki bu sevgi, şefkat, özlemle hem kendimin hem O'nun yerine daha ne kadar üzülebilirim diyorum. İçim daha ne kadar ezilebilir, kendine batırdığı her kıymık daha ne kadar benim de etime batacak diyorum. Kaşınma öyleyse diyorum, bırak falan ama onu da beceremiyorum. Bugün de kendine bir kıymık batırdı mı, canı acıdı mı acaba, hala geceleri karabasanlar görüyor mu acaba diye endişeleniyorum dünyanın en geri zekalı insanından bile daha geri zekalı bir dürtüyle. 

Malûm hikayeyi öyle iyi anlıyorum ki şimdi, haklıydı işte. O gerçekten de Cass ve ben O'nu çaresizlikle izleyen Bukowski'den başkası değilim. Aynı öyle hissediyorum, aynı da işte o hikayenin sonundaki gibi; "Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu."

8 Aralık 2013 Pazar

Peki ama n'oolsun?

Saat 20.03. Yer İstanbul ilinin Beyazıt semtinde bir kütüphane. Önümde kelimeler uzanıyor sereserpe, "Before Lisbon, the ECJ made reference to the Charter as an inspirational sourcein determining the domestic legal system" diyor. Cümle gayet basit, ziyadesiyle açık ve de seçik. Fakat her nasılsa algılayamıyorum, algılamam için kaç kez okumam gerektiği şaibeli. Say(a)madım.
Dışarda bir kedi viyaklıyor. Acılı acılı böyle, bebek ağlaması gibi, canı yanıyor besbelli. Becerebilsem ben de aynı öyle viyaklayacağım. "Neden?" diye soracaklar sonra ve ben verecek bir cevap bile bulamayacağım. Yüzüme anlamsızca bakıp konuşamadığımı falan zannedecekler, hatta belki üzülürler bile. Halbuki ben yalnızca düşünüyor olacağım. Soruya cevaben onca bok püsür arasından hangi birini seçmeli, en iyi hangisi özetler ağzımdaki paslı kan tadını?
"Basit düşün" diyorum, "madem hayatı yaşanır kılma çaban milattan evvele dayandığı halde hala elinde somut bir kazanım yok, madem her şey olağan boktanlığında akmaya devam ediyor, madem hala katlanamıyorsun olanlara ve olası olacaklara ve yine de cesaretin yok kendi arzunla şu diyarı bırakıp kaçmaya; siktir et."
Her halükarda yaşayacaksam şu saçmalığı, düşünmemeliyim öyleyse. Abuk subuk kitaplara gerek yok, Canan Tan ne güne duruyor? Olana bitene kafa yormaya gerek yok, hele insanlara kafa yormaya hiç gerek yok. En önemlisi o. Kimseden bir şey bekleme, günün sonunda ne olursa olsun daima yalnız olacağını hiç unutma. Oyunu kuralına göre oyna işte. Riyakar ol, yalancı, düşüncesiz, ultra-egoist... Maksat gün kurtarmaktan öte değil.
"Kazığı onlar soksa soktu puşt der geçersin de besbelli, orada öylece durup duran kazığa gider kendin oturursan kimi, neyle suçlayacaksın aga?" diyor Serpil. Madam haklı, dağılmalıyız. İçimizdeki şeytan alıntısı yapıyor sonra. Benimki şeytan mı bilemiyorum, şeytan şeytanlığından utanacak. Benimki Adnan Oktar falan herhalde. Şu munisliğe(?) başkaca bir sıfat yükleyemedim... Tek bildiğim şu bedene şu güven fazla.
Ne zaman insanlığa değer biçmeye çalışsam daha bir değersizleşiyorlar gözümde. Ne zaman az buçuk inanç sahibi bir kul olmaya kalksam Allah(?) belamı veriyor ve sonra daha da bir agnotik kesiliyorum. Pragmatik kimliğime istinaden verilmiş bir ceza olabilir tabi bunlar veya belki de benim sınavım da budur.
"Yazık şu kullara!" diyor Yasin/30 ve ekliyor, "kendilerine gelen her resûlle mutlaka alay ederlerdi." Öncesindeki ayetlerden 8-9-10 da sanki bizzat bana atfedilmiş. Öteki taraf varsanar gibi kızaracağım su götürmez gerçek. Fakat cümlem yine de dilek kipi ile noktalanıyor. Adı üstünde dilek kipi, diliyorum yani aslında. Umarım varoluşumuzun akla yatkın bir açıklaması falan vardır. Kızarmak kısmını daha sonra  düşünebiliriz. Kızarmak fiilinin bende uyandırdığı yegane his an itibariyle acıkmak...
Yanlış insanlara değer yükleyeceğine hiç kimseye değer yükleme ki hiç olmazsa başarısızlık ihtimali yok diyorum. Dilek kipi de değil üstelik, bizzat emir kipi. Neden yine de buyruklarıma senkronize bir hayat yaşayamıyorum, ben bana senkronize olamazken kim olsun diyorum, elbette no comment. Questionlarıma bir tane comment üretebilecek şey bulabilirsem canlı, cansız, 3.tür farketmez, kendisiyle ciddi düşüneceğim. İlişkimizin boyutu nesnenin şemâline göre tekrar gözden geçirilir. Mühim değil.
Ne olsa düzelirdi işler bilemiyorum ama ne olmamalı onu biliyorum. Bunlar olmamalıydı mesela. Şu hayatın şu kesiti komple olmamalı*ydı.Olur mu, olur elbet, ama olmaz olsun. Shakespeare geldi aklıma, o daha güzelini de söylemişti ama olsun, bu da böyle olsun.

3 Aralık 2013 Salı

Genel İzleyici

"Kambiyo senedi çeşitleri:" diyor hoca, "Poliçe, bono, çek."
Çek, çek, çek. . . İyi de nereye kadar çekeceksin onu diyen yok. Sıkıldım, hem fena sıkıldım. Sıkılır mı insan her şeyden ve dahi herkesten? Zor. Ama imkansız değil. Yapınca oluyor, başardım.
Kafamda dünyalar çarpışıyor. Dışarıdaysa kanunlar çarpışıyor ve bir de arabalar ve elbet insanlar. 
"Kambiyo senedi neye benzer?"
Doğru cevap "para" sanırım ama aslında bence "insan"a. Önemli olan şey nesnenin özgürce değiş tokuşa hazır olması. Altını imzala ve ciro et. İlişkiyi bitir ve yeni bir ilişkiye teslim et. Parçalamak istiyorum tüm akitleri. Aslında birçok şeyi de beraberinde.
Anlam yüklenilesi hiçbir şey yok sanki veya rahat batıyor da nedensizce sanki illa varlıklara anlam yüklemem gerekliymiş gibi bir sanrıya kapılıyorum. Her neyse, sanki öyle olmalıymış gibi geliyor işte ve fakat boş kümeden başka bir şey yok önümde. Canlı, cansız fark etmiyor. Anlamsızlık is universal.
İnsanlar sakin olmamızı istiyor. Normal olmak için sakin olmalısın. Herkes gerçekten böylesi normal mi acaba? Normali normal yapan onun iyi bir şey olması mı yoksa yaygın bir şey olması mı mesela?
Mesela objeleri kırmamıza izin vermiyorlar ama sonra bunun intikamını insanları kırarak alıyoruz. Ona karışan girişen yok diye rahatız. Kalp kırmak alabildiğine serbest ama obje kırarsan "haksız fiil" oluyor ve hatta sahipliyse "mala zarar verme suçu" da teşkil ediyor bir yandan. Her şey kanun yani. Sınırlı serbesti sunan bir dünyada yaşamaya zorluyor ve yine de sinirli olmamıza şaşıyorlar.
"Para kazanmak istemiyor muyuz arkadaşlar?" sorusu arka fonda yankılandı.
İstiyoruz hocam, istemez miyiz? İstiyoruz çünkü onsuz hiçbir halt olamıyoruz. Bize sosyal toplumda sıfat yükleyen aygıt o dört harfli, iki heceli kelime. Yine de, yani her şeye rağmen, bütün paramı mutlu olmaktan ziyade mutlu etmeye de harcayabilirdim aslında ama aynı cömertliği karşı taraftan da bulur muyum acaba diye sorguluyor bir an insan. Tereddütler tezahür ediyor. Pragmatik yaratıklar oluşumuzun bir başka kanıtı..
Sevgide bile benciliz. Yüksekten atıyoruz, "o sevmese de ben severim ulan" ayaklarına yatıyoruz. 
"Ben seni seviyorum kızım, senin beni sevip sevmemen sikimde bile değil!" cesaretinde bir cümle var mesela muhatabı olarak tanık olduğum. Bu cümleyi kurabilecek kadar cesur olabilirsin belki ve karşıdaki de etkilenir muhtemelen -ben daha ziyade şaşırdım- de "Peki buna kendin inanıyor musun?" kısmı var bir de. Benciliz yani, çok net. Aslında sevilmek için seviyor olunca aşkın yüceliği de tartışmaya açılıyor. Hiç öyle ulvi bir kimse olamayacağım sanırım. Hem Sırat'tan da düşerim zaten ben. Üçüncü boyutu fazla sorguluyorum zira.
"Sorguluyorum eyvallah da, zevk alınabilir her şey yasakken, her güzel şey 'zıkkım'ken nasıl sorgulamayalım ki aga?" diyorum ama cevap yok tabi. 
Geçende gene konuştum Allah/Tanrı/Yehova/God/Díos'la, "Niye" dedim "yani habire bunu yapıyorsun, neden hep aynı şeyle sınıyorsun beni?" vesair. Serzeniş işte. Vefasız, kadir kıymet bilmez kullarız ya, hep olmayanı sorguluyoruz. Şeytan bol bol dürtüyor olsa gerek. Neyse işte sordum yani kendimce. Sorarım öyle ara sıra. Yine* yanıt vermedi tabii. Nedense bu sefer umutlanmıştım halbuki. Hayır, tam olarak ne umdum veya sandıysam artık gerçekten bilemiyorum. Sanki pek mukaddes ve muhterem ve de elbet muteber bir kimseymişim gibi ama "Yaratıyor madem gözetir de" diye düşündüm sanırım. Sancılı sanrılar neticesinde ulaştığım sonuca göre bizi tepkisizce izliyor zannımca. Klasik Türk tv izleyicisi prototipine benziyor. Kanalları zaplıyor, ekseriyetle total grubundan genel izleyici olarak takılıyor. Klasik prototipten farklı olarak bir de yaverlere not tutturuyor falan işte. Ratingler ne alemde diye sorgulatıyor. Sonra tutmayan adamı yayından kaldırıyor, tutana da "Yürü ya kulum" diyor olsa gerek. 
Ben bu satırların hepsi için 2şer milyon sonsuzluk yılı daha cehennemde ikamet ederim muhtemelen ama aslen bütün kafa adamlar da orada olacak bence. E cennette sıkılırdık öyleyse... Galiba gene beni düşünüyormuş, hadi gene iyiyim.

Hallelujah diyelim o zaman. . .

19 Kasım 2013 Salı

Vazgeçtim

Kafamdan altı milyar su aygırı geçiyor, hepsi ayrı telden konuşuyor ve ben hepsini duyabiliyorum. Hepsi de bir şeyleri iletmemi istiyor oraya buraya, "tamam" diyorum, "eyvallah". Eyvallah da toparlayamıyorum. Kafamı toparlayamıyorum evet ne zamandır beceremiyorum. Hayatımı ne zaman az biraz düzene koyduğumu, bu sefer her ne bokun cezasını çekiyorsam onu tamamladığımı, beraat vaktimin geldiğini düşünsem her şey daha bir beter oluyor sanki. Tabi bu bir tür jamais vu da olabilir. Hep deja vu olacak değil ya, ara sıra o da olur. Ailede alzheimer da var hem, impossible is nothing. Neyse ne diyorum, evet her seferinde daha bir beter sanki veya ben sadece her şeyin aynı bok olduğunu, belki birkaç renk tonundan başka hiçbir farkı olmadığını algılayamayacak kadar balık hafızalı olmaya başladım. 

Sertleştiğimi düşünüyorum bazen, çok kez. "Hani öyle eskisi gibi de olmaz, merak etme" diyorum, "güvendesin, kaskatısın, bak ulan kaldır kafanı da bir bak, görmüyor musun kendini aynada?" Görüyorum, görüyorum elbet ya, demek ki illa zırhın içinde bir delik kalıyor. Rüzgar mı yiyorum o delikten, ne yiyorum bilmiyorum ama tadında bir sıkıntı var. Hatta abartırsak bir "sikinti" var da olabilir. Aslında "kekremsi" diyip şurada artistlik mi yapsaydım acaba. Sahi nasıldır ki  acaba o her edebiyatçı geçinenin tadını ezbere bildiği "kekre"? Her neyse mesele tat değil. Nicedir hiçbir şeyden tat da almıyorum hem zaten. Yaşamak amaçlı uyanıyoruz, kalkıyoruz, hayata karışıyoruz, insan içinde felaket mutlu ayaklarına yatıyoruz falan. Sahi neden öyle yapıyoruz? "Naber" diyen adama "İyi" demek zorunda hissediyoruz. İyi değilsek de öyle demek zorunda hissediyoruz. Adam ruh halini merak da etmiyor zaten, toplum kurallarının gerektirdiği bir selamlaşma biçimi olduğu için öylesine soruyor. Beklediği cevabı vermezsen şaşırıyor falan. "Değilim iyi evet ne olmuş?" İyi olmak için milli piyangodan büyük ikramiye çıkması gerekmiyorsa kötü olmak için de illa pek mühim birinin mevta olması, iflas etmen, evinin yanması falan gerekmez mesela. Dünyanın olağan akışı da seni mutsuz etmeye yetecek kadar zırva barındırıyor zaten. Fazlası varsa bir duble daha içmiş olursun, oh yarasın!

Yine kendimi hiçbir yere ait hissetmediğim o meş'um günlerden birindeyim veya ikisindeyim ya da bayağıdır saymayı da bırakmışım aslen bu hadiseyi. Arkadaş, eş, dost falan anlaşılır şeyler ama aile bile bazen yabancı geliyor insana. Aile içinde asla tam olarak bütün olamadık gerçi. Klasik akraba tanımıma çok uygunuyuz, sıklıkla sadece "zorunlu dava arkadaşı". "İç güveysinden hallice" terimi de çok kez kullanışlı. Farkılısını yaşamayınca kabulleniyorsun gerçi, insan her halükarda sisteme ayak uydurmaya programlanmış bir canlı. Yine de bazen kimseye kendini anlatamadığını hissediyorsun. Hep olur ama bazen daha bir baskın olur o anlatamayış. Aslında anlatmıyor da olabilirsin. Kimi zaman ikisi birden. Anlatmak istediğin adam nasıl olduğunu sormaz veya gerçekten içine bakarak sormaz, anlatmayacağın adamdan da anlat dedikçe daha bir soğursun. 

Bazen cenin pozisyonundan hiç çıkmasaymışız daha iyiymiş gibi geliyor. Bu sendromun bir evveliyatı da var gerçi. Anne karnından tam 14 saatin sonunda çıkmışım. Daha o zaman bile farkındaymışım bir kez dışarı çıkarsam bir daha hiçbir şeyin öyle eskisi gibi olmayacağının ama cebren ve hile ile çıkarmışlar işte. Çıktın mı göbek bağını da kesiyorlar, nefes almaya mecbur bırakıyorlar seni. Hayat bebekken de tatlı. Ölürsen ne sikim olur bilmiyorsun belki ama yaşamak her canlının asli mücadelesi, illa nefes alıyorsun. Almazsan da hiç acımadan okkalı şaplaklar atıyorlar kıçına zaten, canın acıdı diye bağırıyorsun ve sonrası gene aynı terane. O zaman bile zorla çıkarmışlar işte şimdi de zorla her şey. Toplumun kurallarına uymak zorundasın. Aileden başlar en başında. Çocuk yaşta "Hava kararmadan evde ol, fazla uzaklaşma!" ile başlar sınırlamalar. Sonra okul gelir ve sorumluluklar bir daha asla azalmamaya programlı olarak başlamış olur. Aile, okul, ve sair derken ergenlik gelir. Başındaki dertler yetmez gibi bir de bedenindeki, ruhundaki yeni saçmalıklarla uğraşmaya zorlanırsın. Okulun en saçma sapan çocuğuna en extrem duygularla aşık olursun, adam ise kendini dünyanın en şahane yaratığı sandığı ve sen de o yaratığa utanmasan secde edeceğin için haliyle seni siklemez falan, welcome to hell tabelalı sapaktan adamakıllı ilk kez orada girersin. Bazen "Tanrı" figürünü de o okuldaki en züppe, kendini beğenmiş, herkesin utanmasa secde edeceği ve hatta belki ettiği ve tam da bu yüzden etrafında fır dönen o zavallıların hiçbirini siklemeyen ergen erkek tiplemesine benzetiyorum. Kainatın adalet sistemiyle bir takım problemlerim olması sebebiyle bu gibi fikirlere yatkın olduğum sır değil ama konu da bu değildi esasen. Her konu illa ki şu konuya bağlanıyor gerçi o da gerçek ama bozuk plaklık da etmemek gerek. 

Aile dedik, dersler dedik, aşk dedik, sonra yıllar sonra okul biter mesela ve para sıkıntıları başlar. Toplumda o zamana kadar uyman gereken tüm o kurallar yetmemiş gibi sonra bir de mesainin kurallarına uymak durumunda kalırsın ki bence bu en zorlardan bir tanesi. Parasızlığın kuralları var bir de. İnsan içinde belli etmemeye çalışırsın o kuralları, "parasızlık" kavramı sizin yöreye hiç uğramamış ve uğrayamazmış gibi davranırsın. No matter what. Aşka benzer bu yönüyle biraz. Onda da aynı taktik işler, kahrından ölsen de belli etmeyeceksin. No matter what.

Napayım aga parasızsam louis vuitton mağazasında? Napayım aşıksam yarin kıyısından, yamacından uzakta? Marsta su aramaya ne gerek var kıyısına gidebileceğin bir nehir varsa? 

Neyse işte beceremiyorum yani ben bu işleri. Tabula rasa gibiyim, bembeyazım üstelik. Ne yazılsa görünüyor halimden. Saklamaya çalıştıkça daha beter ele veririm kendimi. Yanaklarım kızarır mesela. İki şakağının hizasında iki kırmızı neon taşırken neyi nasıl saklarsın değil mi ya? Kazık kadar insanlar olduk, avukat diye geziyoruz ortalıkta ama hala rol kesmeler falan. Topluma uyamam ben, beceremiyorum. Becermiş gibi yapma rolünü iyi kıvırıyorum şimdi yalan yok, ama beceremiyorum şu toplumun dayattığı kurallara hiç itiraz etmeden uymayı. Ben neysem o olmak istiyorum. Muz cumhuriyetinden sonra en özerk cumhuriyet olan tek kişilik kendi cumhuriyetimde kuralları kendim koymak istiyorum. Kimsenin suyuna gitmek istemiyorum, kimse için değişmek veya kendimden ödün vermek istemiyorum. Anlaşılmaktan da vazgeçiyorum, nasılsa anlamıyorlar ve belli ki anlamayacaklar. 

Limitsiz kredi kartım yok ve muhtemelen bayaaa uzun vadede de olmayacak, evet. 
Bazen avukat olmak istemiyorum, bazen master yapmak da istemiyorum, öyle bir an geliyor ki bazen yataktan kalkmak bile istemiyorum ve dış dünyaya karşı tüm bu isteksizliğimle tam olarak nasıl bir mutlu sona ulaşacağımı gerçekten ben de bilmiyorum. "mutlu son" tamlamasının sadece masallarda olduğuna inanmaya başladım gerçi. Neyse. Konu komşunun pek sevdiği o "Ne olacak peki"? sorusu boş yani evet, evet öyle süzülüyorum boşlukta. En iyi yaptığım iş olduğu için hiç de zorlanmıyorum aslını isterlerse. Her neyse. 
Sanırım üç kere aşık oldum. "Allahın hakkı üç" yorumundan bağımsız olarak, bir daha da aşık olabileceğimi sanmıyorum. Bu işi göze alacak cesaretim kalmamış olabilir veya iştahım ya da ikisi birden. 
Uhrevi duygu ve düşüncelerimde ciddi zayıflamalar var ve bunun geri döndürülebilir bir süreç olduğuna pek inanmıyorum. İnanabilmeyi isterdim yine de. İnanmamak huzursuz ediyor ama inanamıyorum da zaten..
Ha bir de gerçekten bir yaratıcı varsa ve beni bir şeylerle sınamak amacıyla yolladıysa bu tuhaf yere, sınavım umuttan yana ona eminim. Hani derler ya "umudunu kaybetme, düzelir her şey er ya da geç" falan, ben hep ona inandım içten içe. Başıma ne bok geldiyse de ondan geldi zaten. Hiçbir bok düzelmiyor aga, bunların hepsi jamais vu eğilimimizden kaynaklanıyor. Her şey aynı. Değişen belki zaman oluyor, mekan, insanlar falan ama senaryo hep aynı. Macbethi kim, nerde, ne zaman oynarsa oynasın Macbeth Macbettir.. Her seferinde aynı boku yer. Kaçınılmaz sonu bellidir. Başında o Mrs. Macbeth oldukça kendinden ne beklesindir zavallı Macbeth? 

Dönüp dolaşıp aynı çıkmaz sokağa giriyoruz. Bu oyun da böyle bir oyun. Çemberinden kurtulabileceğini sanan hamsterlardan hiçbir farkımız yok ama "hamstersın aga napalım yani" desen adama bozulur. Kabullenmek lazım o kadar da büyük bir şey olmadığımızı ama insandaki bu egoyla her şey zor. Hiçbir şey değiliz esasen. Hiçtik ve yine hiç olacağız, belki hala bile öyleyiz ama delirmemek için bu döngüye anlam yüklemeye çalışıyoruz kendimizce. Sonucu kabullensek daha kolay olacak belki kim bilir? Hiç.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Düşünürsek var oluyoruz, düşünmezsek mutlu. Hangini seçsek?


Aloha size sayın okuMayanlarım! Bir güne daha neşe katmak için toplanalım isterdim; neşeliydim de aslında bugün ama akşam çöktükçe yorgunluk artıyor ve ertesi günkü henüz kapak açılmayan dersin güzide sınavı dakika dakika yaklaşıyor ve ben çoğu kez küçük şeylerle de mutlu olabilen bir insan olsam da ara sıra büyük şeyler de olsun istediğimi fark ediyorum mesela.  Artık etrafımda olan hiçbir şeye şaşırmadığımı fark ediyorum, sıradanlık da yoruyor. Şaşırabilmek isterdim, bir şey olsa ve şaşırsam? :))

Rengârenk ojeleri olan bir küçük kız bindi otobüse bugün ve tesadüf bu ya, benim de renk renkti ojelerim. Orada minik de olsa bir şaşkınlık yaşadım mesela ama akabinde annesinin bakışları pek de sevindirmedi. Küçük kız annesine beni gösterdi örnek diye, annesi de bana “ucube” gibi baktı. Sıradan olmamak ucube olmayı da göze almaktır dedim kendime sonra, güldüm geçtim. Ucube olmayanlar daha mutlu ama. Hayattan daha az beklentisi olanlar daha mutlu. Tek derdim limitsiz kredi kartı olan bir koca bulmak olsa hedef daha belirgin olurdu mesela, ona göre bir yaşam stratejisi geliştirirdim. Ben daha komplike şeyler istiyorum ve problemimiz de tam olarak burada başlıyor.

Kimsenin bilmediği ilginç şeyler öğreneyim sonra onu oturalım tartışalım falan istiyorum mesela ama işte bilhassa konunun niteliğinden dolayı, doğal olarak kimse bilmiyor. Öğretmeye çalışsan sıkılırlardı zaten, hem tek başına yapılan hiçbir şeyden zevk de almam ben zaten. Alışveriş bile buna dâhil. Mangodaki o siyah elbiseyi gerekirse tek başıma alacağım ama, o elbise benim olmalı. No matter what!

“O çocuk benim olmalı!” da diyorum bazen ve bu da en az mangodaki elbise kadar no matter what kind of sorunsal. Ben bu iddiayı asla kazanamadım gerçi, ne zaman umudu keserim, o çocuk ancak o zaman gelir. Hayat ben bakarken soyunamıyor yani. Ben umut konusunda ısrarcı oluyorum çok kez ama öte yandan o çocuğu beklerken yaşlanmak da istemiyorum. Orta bir yol lazım. Aşk bile zamanında güzel bence. İnsanlar 50den, haaaadi bilemedin 60tan sonra sevişmesin mesela. Düşüncesi bile itici. Ben bütün tükürüklerimi yalamış bir insanım gerçi, Allah yalatmasın. Yalayana değil yalatana bakacaksın dicem aslında ama çok cinsel içerikli gibi olacak, aslen burada Yaradanı kastediyorum gençler. İki dakka ciddi olun lan! Akıl fikir... Neyse.

Dönüp dolaşıp aynı çamura batmış buluyorum bir de kendimi. Böyle bazen çekip gidesim geliyor alelade bir memlekete. Sıfır noktası hakkında daha önce de yazılarım vardı. Periyodik olarak aynı bokta hissettiğimin bir başka kanıtı da bu olabilir. Sıfır noktası teoride çok güzel ya pratikte ona da para lazım. Materyalist bir insan olmamaya çalışıyorum, insanlıklı bir insan olalım en önce diyorum ama umumi tuvalete bile para lazımken bunlar hep boş iddialar. Limitsiz kredi kartlı bir koca belki bu noktada fankşınıl olabilirmiş, lakin o da sıfır noktasına ya müsaade etmez, ya da giderken peşini bırakmazdı. Sıfır noktasına kocanla gideceksen sıfır noktasının mantalitesi nedir zaten?

Para kazanınca özgür de oluruz diyoruz mesela ama para insanı özgürleştirmekten ziyade köküne bağlıyor. Bugün “neden otobüse biniyorum?” diye hayıflananlar yarın “neden audiye değil de renaultya biniyorum?” diye hayıflanıyor çünkü. Aradaki parayla bir maceraya çıkalım diyen yok, biriktirecek para olunca belki ben de audi parası biriktiririm gerçi. Ne zaman büyük konuşsam başıma geliyor ya, konuşmasam daha iyi o yüzden. Yine de zenginin elindeki imkânlardan faydalanmaması ve fakirin bol keseden hayali olması ironisi hayli rahatsız ediyor. Dünya çok adaletsiz. Amerika’yı ilk kez de keşfetmiyorum gerçi ama ne zaman baksam hala öyle. Dünya kuruldu beri 846 milyon millet gelmiş, kaç katı anayasa; hiçbiri ders çalışırken sinirle “işsiz” diye de tabir ettiğimiz o Yunan filozoflarının idealar dünyasında kurduğu adaleti de, özgürlüğü de getirememiş. Bir bin yıl daha geçse gene de gelmeyecek. Senelerdir hukuk okuyoruz ve icra da edeceğiz muhtemelen daha da senelerce; yine de bir arpa boyu yol alamayacağız. Sonucu belli olan davaların sonuç ilamını almak için senelerce bekliyoruz, kimseyi şaşırtmıyor sonuçlar. Adaleti sağlayacağımız iddiasıyla yola çıktık ama bu iddiayı gerçeklemekten başka her şey mümkün. Kendi kendisiyle bu kadar çelişen başka meslek var mıdır ki?

Genel kamu ve insan hakları hukuku dersi var mesela, yarınki sınavım olur kendisi aynı zamanda. Ders konumuz insan haklarının nasıl korunduğu değil nasıl ihlal edildiği. Hiçbir millet ihlali önleyemiyor çünkü ama işte sonra parayla falan affedilmeyi satın almaya çalışıyorlar. Para her şeyi, herkesi satın alıyor demek ki; affedilmeyi bile. Bir tek yukarısıyla ilişkilerimizi para düzenlemiyor işte o kötü. Eskiden kilise cennetten arsa satarmış, bu safsataya inanan o adam huzurla ölürdü belki. Tanrı kendini gösterseydi şu insanlığa kendisi de huzurda olurdu bence, katrilyonlarca canlıyı habire gözetmek durumunda kalmazdı. Sonu belli davaya hadi biz aciz insanlar bakıyoruz, o neden bakıyor diyorum, bıkmadı mı bu simülasyondan acaba diyorum falan, sonra susturuyorum kendimi. Aklımızın almadığı boyutlarmış onlar, aklımızın alması için çaba da gösterilmemiş gerçi. Sims oynarken (sims3) bile kimin ne kadar akıllı veya aptal olabileceğini seçebiliyorsun ki yukarda işler çok daha basittir. İleri zeka ile geri zeka kavramlarına da aşinayız, algılayabilecek yeterlilikle gelsek bütün kainat daha rahat ederdi. Pandoranın kutusu ya olmasaydı ya da açabilen çıkmasaydı, biz de bu kafaya ermeseydik. Düşünüyorum, öyleyse varım demiş Descartes, yani ben de varım sanırım. Düşünmek değil düşünmemek mutlu ediyorken, mutlu insanlar aslen yok da simülasyon mudur o zaman etrafta dolanan “boş insan” (aynı anda hem dolu ve hem de mutlu insanlar da var belki ama an itibariyle boş olduğu için mutlu insanları ele alıyoruz) tabirini kullandığımız topluluk?

Sınavım iyi geçmişti, otlanacak sigara bulmuştum, vapurum zamanında gelmişti ve trafiğe kalmamıştım. Neden yine böyle oldum öyleyse? Sorgulamadan yaşamak lazım belki, akışa bırakmak lazım falan... Yarının neler getireceğini bilmiyoruz. İyi ki de bilmiyoruz, bilinen fazladan her şey biraz daha kafayı açıyor çünkü. Falcılara falan gitmeyelim o yüzden (ben de gittim gerçi ama kediyi de merak öldürür). Yeterince şey söyledim galiba, okuduysanız sizin de kafanızı açtım. Self determinasyon ürünü bir cümle girişi olarak bilhassa okumayanlara seslendim gerçi daha yazının en başında. O yüzden sizi suçlayamam. Programı böylece kapatıyorum. ¡Adios los chicos!