Saat 20.03. Yer İstanbul ilinin Beyazıt semtinde bir kütüphane. Önümde kelimeler uzanıyor sereserpe, "Before Lisbon, the ECJ made reference to the Charter as an inspirational sourcein determining the domestic legal system" diyor. Cümle gayet basit, ziyadesiyle açık ve de seçik. Fakat her nasılsa algılayamıyorum, algılamam için kaç kez okumam gerektiği şaibeli. Say(a)madım.
Dışarda bir kedi viyaklıyor. Acılı acılı böyle, bebek ağlaması gibi, canı yanıyor besbelli. Becerebilsem ben de aynı öyle viyaklayacağım. "Neden?" diye soracaklar sonra ve ben verecek bir cevap bile bulamayacağım. Yüzüme anlamsızca bakıp konuşamadığımı falan zannedecekler, hatta belki üzülürler bile. Halbuki ben yalnızca düşünüyor olacağım. Soruya cevaben onca bok püsür arasından hangi birini seçmeli, en iyi hangisi özetler ağzımdaki paslı kan tadını?
"Basit düşün" diyorum, "madem hayatı yaşanır kılma çaban milattan evvele dayandığı halde hala elinde somut bir kazanım yok, madem her şey olağan boktanlığında akmaya devam ediyor, madem hala katlanamıyorsun olanlara ve olası olacaklara ve yine de cesaretin yok kendi arzunla şu diyarı bırakıp kaçmaya; siktir et."
Her halükarda yaşayacaksam şu saçmalığı, düşünmemeliyim öyleyse. Abuk subuk kitaplara gerek yok, Canan Tan ne güne duruyor? Olana bitene kafa yormaya gerek yok, hele insanlara kafa yormaya hiç gerek yok. En önemlisi o. Kimseden bir şey bekleme, günün sonunda ne olursa olsun daima yalnız olacağını hiç unutma. Oyunu kuralına göre oyna işte. Riyakar ol, yalancı, düşüncesiz, ultra-egoist... Maksat gün kurtarmaktan öte değil.
"Kazığı onlar soksa soktu puşt der geçersin de besbelli, orada öylece durup duran kazığa gider kendin oturursan kimi, neyle suçlayacaksın aga?" diyor Serpil. Madam haklı, dağılmalıyız. İçimizdeki şeytan alıntısı yapıyor sonra. Benimki şeytan mı bilemiyorum, şeytan şeytanlığından utanacak. Benimki Adnan Oktar falan herhalde. Şu munisliğe(?) başkaca bir sıfat yükleyemedim... Tek bildiğim şu bedene şu güven fazla.
Ne zaman insanlığa değer biçmeye çalışsam daha bir değersizleşiyorlar gözümde. Ne zaman az buçuk inanç sahibi bir kul olmaya kalksam Allah(?) belamı veriyor ve sonra daha da bir agnotik kesiliyorum. Pragmatik kimliğime istinaden verilmiş bir ceza olabilir tabi bunlar veya belki de benim sınavım da budur.
"Yazık şu kullara!" diyor Yasin/30 ve ekliyor, "kendilerine gelen her resûlle mutlaka alay ederlerdi." Öncesindeki ayetlerden 8-9-10 da sanki bizzat bana atfedilmiş. Öteki taraf varsanar gibi kızaracağım su götürmez gerçek. Fakat cümlem yine de dilek kipi ile noktalanıyor. Adı üstünde dilek kipi, diliyorum yani aslında. Umarım varoluşumuzun akla yatkın bir açıklaması falan vardır. Kızarmak kısmını daha sonra düşünebiliriz. Kızarmak fiilinin bende uyandırdığı yegane his an itibariyle acıkmak...
Yanlış insanlara değer yükleyeceğine hiç kimseye değer yükleme ki hiç olmazsa başarısızlık ihtimali yok diyorum. Dilek kipi de değil üstelik, bizzat emir kipi. Neden yine de buyruklarıma senkronize bir hayat yaşayamıyorum, ben bana senkronize olamazken kim olsun diyorum, elbette no comment. Questionlarıma bir tane comment üretebilecek şey bulabilirsem canlı, cansız, 3.tür farketmez, kendisiyle ciddi düşüneceğim. İlişkimizin boyutu nesnenin şemâline göre tekrar gözden geçirilir. Mühim değil.
Ne olsa düzelirdi işler bilemiyorum ama ne olmamalı onu biliyorum. Bunlar olmamalıydı mesela. Şu hayatın şu kesiti komple olmamalı*ydı.Olur mu, olur elbet, ama olmaz olsun. Shakespeare geldi aklıma, o daha güzelini de söylemişti ama olsun, bu da böyle olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder