"Bir gün şoförün camı açabileceğini hepimiz unuttuk..."
Başlangıç olarak söylemeliyim ki bu bir klasik Vicky blog yazısı gülmeceler komiklikler şakalar falan tadında bir yazı değil. Gülerim çokça evet ama ciddi de olurum ve bugün ikinci şık hakkında yazmak istiyorum. Ön uyarıyı yaptım, "bu kez güldürmedi" diyecekseniz şimdiden haberiniz ola ;)
Ha sonrasında aslında (ç)alıntı repliklerle bir şeyler yazılmasından hoşlanmam. İnsan kendisini kendi cümleleriyle, kendi örnekleriyle ifade edebilmeli. Başkalarından alınmış düşünceler etkileyici değil. Ama bu sefer kendime engel olamadım evet. Bu sefer fazla etkilendim sanırım. Ne yaptım ben dimi? Film izledim.
Sorguladım sonra. Hayatı, insanları, uğruna yaşadığımız şeyleri, alışkanlıklarımızı... Hepimizde bir sendrom var, hiç gitmeyecekmişiz gibi, bu hikaye hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Gereksiz konulara kafa takıyoruz, saçma sebeplere birbirimizi kırıyoruz, egomuz yüzünden insanları tüketiyoruz ve gurur meseleleri yüzünden sanki bir asır daha yaşayacakmışızcasına erteliyoruz yapmak, söylemek istediğimiz çoğu şeyi. Ama değil işte öyle. Bazen bir telefon çalar ve hayatın raydan çıkar, geri dönmemek üzere. Gece yatarsın, "Bugün cesaret edemedim ama yarın başka olacak her şey" dersin, ama yarın olmaz yada yarın hayatını bambaşka yapacak insan artık yoktur veya yarına attığın ihtimali gelip yarın senden önce bir başkası kapar ve arkasından gidişini izlersin. Her şey mümkün. Küçük hesaplar peşinde günü kurtarıyoruz, sonra her şey için artık çok geç oluyor.
Konuşuyorum böyle ya filozofluğuna değil. Çevremde ne kadar çok bu kategoride insan olduğunu farkettim. 21 yaşındayım. Öyle çok büyüdüm, hayatın ilmini çözdüm, en iyisini ben bilirim, nirvanaya erdim falan gibi şeyler söyleyecek değilim. Ama nihayetinde büyüdük, çocuk da değiliz o konuda hemfikir olmalıyız bence. Ama anladım ki insanın vücut yaşı ile zeka yaşı harbiden farklı ve bu ayrımsamayı yapmak için birinin illa zihinsel bir rahatsızlığı olması gerekmiyormuş. İnceleyin çevrenizdeki insanları, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çocuk gibi hala insanlar, herşey bir oyundan ibaretmiş gibi davranıyorlar.
Birileri geliyor, önemli şeyler söylüyor sana ve sen gülüp geçiyorsun, alaycı tavırla arkanı dönüp gidiyorsun. Geliyor mesela adam sana "seni seviyorum" diyor. İçten söylüyor, inanarak. Şaka yapmıyor ya da bahis tutturmak derdinde falan da değil. Sense yarım ağız sırıtıyorsun, "vah canım çok üzüldüm" gibi bir şey zırvalıyorsun yahut onu bile yapmıyorsun ve dönüp gidiyorsun. Arkadaşlarınla konuşuyorsun sonra "Abi hala beni seviyormuş ya inanabiliyor musun? Nasıl bir çekiciyim yahu kendime inanamıyorum süperim ben süper nihahah!"
Bir insan hayatta 100 defa aşık olmaz oysa, ya da bir insana 100 insan aşık olmaz. Hep sanıldığı gibi multi-çekici falan da kalmıyoruz aslında. Bir gün iflas edersin, 5 kuruşun kalmaz ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün kaza geçirirsin, yüzün artık eskisi gibi güzel/yakışıklı değildir ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün sen de o insana aşık olursun ama arkanı döndüğünde o gitmiş olur, yalnız kalırsın ve kimse yüzüne bakmaz olur. Bir gün deprem olur, ölürsün, 40 gün geçti mi ailenden başka kimse mezarına bile bakmaz olur. Olur yani bunlar aslında. Öyle boş şeyler için vaktimizi harcıyoruz, çevremizdekileri tüketiyoruz ki çok komik aslında düşününce.
İnsanlar görüyorum yine çevrede, iki arkadaş küsmüş. Sonra yeni gelen arkadaş küsülen diğer arkadaşla da konuşuyorsa ona da küsülüyor. Neden? "Çünkü benim arkadaşım benim küstüğüm insanla konuşamaz, orası yasaklı bölge!" Kimse kimseye bağlı değil oysa, kimse kimseye mecbur olmadığı gibi kimse kimseden uzak durmaya da mecbur değil. Çocukken olurdu onlar, parmaklarını çaprazlarsın hatta "hadi boz da barışalım" falan dersin. O zamanlar olur ama bu zamanlar değil yani... Diyorum ya çok büyüdüm aman da ne çok şey biliyorum artık falan gibi saçma sapan bir iddiam yok.
Einstein'ın bile öğrenecek daha çok şeyi vardı bence dünya hakkında. Biraz kafamızı kabuğumuzdan çıkarıp etrafa bakmak lazım, biraz kendimiz dışında insanları da düşünmek lazım. İnsanlara kolayca yafta yapıştırmamamız, önce aslını astarını öğrenmemiz lazım. Özgüven iyi şey elbet ama kendi özümüz için başkalarının özünü yağmalamamamız lazım. İnsanların bedenlerinin yanında ruhunu da görebilmemiz lazım bir de. Beden dediğin herkeste var çünkü. Aynı bokun laciverti.. :) Ama ruh herkeste yok. O yüzden adamlar beden eşi değil ruh eşi kavramını özenilesi bir şey olarak anıyor.
Dayanamadım yani yazmak istedim iç sorgulayışımı. Buraya kadar okumaya devam edebildiyseniz siz de düşünün. Bazen hayatın akışına mola verip etrafa bakınmak, biraz durup dinlenmek, düşünmek iyi geliyor. Tavsiye olunur. ;) Ha başka ne tavsiye olunur? İzlediğim film elbette. Adını bilerek sona sakladım, (ç)alıntı fikirlerle geyik yapıyorum imajı oluşmasın diye, zira (okuduysanız) gördüğünüz üzere başka şeyler de vardı kafamda. Girizgaha ordan başladım sadece. Neyse ne diyorum, evet film adı. Filmimizin adı izleyenlerin tahmin edebileceği üzere İncir Reçeli. :)
Eternal Sunshine of the Spotless Mind tarzı bir şey olacağını tahmin ediyordum. O filmden hoşlanmamıştım neden bilmem, seveni pek boldur malum ama ben sevememiştim. İncir Reçeli'ni de çok duydum falan ama sırf öteki film yüzünden izlemek istemiyordum inatla ama çok başkaymış aslında. İtiraf etmek gerek ama Eternal Sunshine of the Spotless Mind & P.S I Love You & Jeux D'enfants falan karışımı anlık dejavular yaşatsa da aslen orjinal bir hikaye. İzlediğim en iyi filmler arasına girdiğini söyleyebilirim. İzleyin, izletin ;) Bugünlük de bu kadar canlar! :D



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder